Her konuda bir fikrimiz var!
Kendi aklınız yerine, sunulan hazır şablonları kullanarak konuşuyorsun.
Bu gürültünün içinde, hissetmeyi unutmuşuz.
O konuşan, gerçekten siz misiniz?
Biz her şeyi biliyoruz. Şaka yapmıyorum. Gerçekten her şeyi… Ekonomiden futbola, sanattan eğitime, çocuk yetiştirmekten uzay araştırmalarına kadar maşallahımız var. Bir tek bilmediğimiz konu, neyi bilmediğimiz.
Bir uçak türbülansa girsin, beş dakika sonra hepimiz havacılık mühendisiyiz. Futbolcu penaltıyı kaçırsın, adamın ayağının içiyle mi dışıyla mı vurması gerektiğini televizyonun karşısında terliklerle izah ediyoruz. Bir konser kötü geçsin, bestecilikten akustiğe kadar bütün konservatuvarı kapatıp eve gönderiyoruz. Komşunun çocuğu üniversiteyi bırakmışsa eğitim uzmanıyız. Bir arkadaş boşanmışsa aile terapistiyiz. Kahve pahalanmışsa ekonomi profesörüyüz.
Bir tek “Bilmiyorum” demek ağırımıza gidiyor. Sanki “bilmiyorum” dersek nüfus cüzdanımızın köşesinden makasla bir parça kesecekler. Oysa eskiler boşuna “Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp” dememiş. Biz atasözünün ilk yarısını zaman içinde kaybetmişiz. Geriye sadece öğrenmeden konuşmak kalmış.
İnsanlığın geldiği son nokta biraz şuna benziyor: “Bu konuda ne düşünüyorsunuz?” Cevap hazır: “Konuyu bilmiyorum ama çok net düşünüyorum.” İşte çağımızın özeti!
Fikir Var, Düşünce Yok!
Ulus Baker’in üzerinde durduğu meselelerden biri de tam burada başlıyor: kanaat. Yani bir konu üzerine uzun uzun düşünmek, araştırmak, şüphe etmek, geri dönmek, yeniden bakmak yerine cebinden hazır bir fikir çıkarıp masaya koymak.
Eskiden fikir üretmek zahmetli işti. Okuyacaksın, dinleyeceksin, karşılaştıracaksın. Hatta bazen yıllarca düşünüp hâlâ emin olamayacaksın. Şimdi öyle mi? Üç dakikalık video izle. Altına iki yorum oku. Bir de seni destekleyen üçüncü kişiyi bul. Tamamdır. Kanaatin hayırlı olsun. Üstelik yanında özgüven bedava!
İşin garibi, fikir sahibi olmakla düşünmek aynı şeymiş gibi davranıyoruz. Oysa aralarında dağlar kadar fark var. Düşünmek hareketlidir, kanaat çoğu zaman park etmiş düşüncedir. Düşünce “Acaba?” diye sorar; kanaat masaya yumruğunu vurup “Kesinlikle!” der. Düşünce karşısındakini dinler. Kanaat ise karşısındakinin susmasını bekler ki konuşmaya devam etsin.
Düşünce yeni bilgi gelince yön değiştirebilir. Kanaat ise yol yanlış bile olsa direksiyona sarılır: “Ben buradan dönersem millet ne der?” Eh, atalar “İnat keçiyi dağa çıkarır” demiş ama dağın öte yanında ne olduğunu söylememişler. Muhtemelen keçi de bilmiyordu.
Herkes Konuşuyor, Kimse Duymuyor!
Bugün bir başka tuhaflığımız daha var: Sessizlikten korkuyoruz. Evde televizyon açık. Elimizde telefon. Bilgisayarda başka bir ekran. Telefonun içinde video, videonun altında yorum, yorumun altında başka yorum. Birileri sürekli konuşuyor: “Şunu düşün. Buna kız. Buna üzül. Bunu beğen. Bundan nefret et. Şimdi bunu unut, şuna bak.”
Zihnimiz pazar yeri gibi. Bir tarafta sebzeci bağırıyor, öbür tarafta balıkçı. Aradan bir de sosyal medya fenomeni çıkmış: “Arkadaşlar, çok önemli bir şey söyleyeceğim!” Söyle. “Videonun sonunda.” E tabii… İnsanlık iki bin beş yüz yıldır düşünüyordu, önemli bilgi meğer videonun sonundaymış.
Sorun sadece gürültü de değil. Bu gürültünün içinde biz kendi sesimizi kaybediyoruz. Çünkü sürekli bir şeye tepki veriyoruz. Bir şey görüyoruz, seviniyoruz. Başka bir şey çıkıyor, kızıyoruz. Bir sonraki görüntüde üzülüyoruz. Otuz saniye sonra kahkaha atıyoruz. Duygu dünyamız lunaparktaki dönme dolaba dönmüş. Daha yukarı çıktığımızı anlamadan aşağıdayız.
Ekranda büyük bir felaket görüyoruz. İçimiz burkuluyor. Parmağımızı hafifçe yukarı kaydırıyoruz. Bir kedi elektrik süpürgesinden korkuyor, gülüyoruz. Bir kaydırma daha, yemek tarifi. Bir tane daha, düğünde düşen amca. İki dakika önce insanlığın geleceğini düşünüyorduk. Şimdi “Amca kalkabilecek mi?” diye merak ediyoruz.
İnsan zihni bu kadar hızlı vites değiştirmek için yaratılmış mıdır, bilmiyorum. Bakın… Bilmiyorum. Ne güzel kelime değil mi? İnsan söyleyince ferahlıyor.
“Bilmiyorum” Demenin Dayanılmaz Hafifliği
“Bilmiyorum” sözü bugün neredeyse entelektüel cesaret gerektiriyor. Çünkü herkes biliyor. Televizyondaki biliyor, sosyal medyadaki biliyor, kahvedeki biliyor, berber biliyor. Taksiye biniyorsun, daha kapıyı kapatmadan memleketin bütün meselelerinin çözümünü öğreniyorsun. Adam seni eve bırakırken ülkeyi, ekonomiyi, futbolu ve küresel sistemi de toparlayıp teslim ediyor. Üstelik taksimetreye dahil.
Fakat gerçekten düşünen insanın dilinde başka kelimeler vardır: “Emin değilim.” “Bir bakmak lazım.” “Bu konuda yeterince bilgim yok.” “Yanılıyor olabilirim.” Ne zarif cümleler… Fakat günümüzün gürültülü dünyasında bunların reytingi düşük. Çünkü şüphe sessiz konuşur. Cehalet ise mikrofonu görünce heyecanlanır.
Hele sosyal medya ortaya çıkınca iş iyice karıştı. Eskiden insanın saçmalaması için hiç değilse kahvehaneye kadar yürümesi gerekiyordu. Şimdi yattığı yerden bütün dünyaya hizmet verebiliyor. Teknoloji sağ olsun. Cehaletin lojistik problemi çözüldü.
Kanaat, Zihnin Hazır Yemeğidir.
Hazır yemek nasıl vakit kazandırıyorsa hazır fikir de insana büyük kolaylık sağlıyor. Düşünmeye gerek yok. Paketin üzerinde talimat var: “Şu konuda böyle düşününüz.” Aç, ısıt, servis et. Üstelik insan kendi hazırlamış gibi de anlatıyor.
Sosyal medyada aynı cümleyi yüzlerce kişinin yazmasına dikkat edin. Hepsi aynı anda aynı şeyden öfkeleniyor. Aynı kelimeleri kullanıyor, aynı benzetmeleri yapıyor, aynı kişilere kızıyor. Sonra da herkes kendisini özgün fikir sahibi sanıyor. Bir lokantada elli masaya aynı çorba geliyor ama herkes “Benim tarifim farklıdır” diyor.
Baker’in kanaat meselesi tam da burada insanı dürtüyor. Bir konuda kanaatimizin olması, o konu üzerinde gerçekten düşündüğümüz anlamına gelmiyor. Hatta bazen tam tersine, düşünmenin önüne geçiyor. Çünkü insan bir kez “Ben kararımı verdim” dedi mi kapıyı kapatıyor. Yeni bilgi geliyor, kapı kapalı. Karşı görüş geliyor, kapı kapalı. Şüphe geliyor, “Evde yokuz.”
Sonra içeride kendi kanaatimizle baş başa oturup birbirimizi tebrik ediyoruz. Ayna karşısında yapılan fikir toplantısı gibi. Katılım yüksek, muhalefet sıfır.
Fikir Sahibi Olmak Mecburiyet Değil!
En büyük yanılgılarımızdan biri de şu: Her konuda fikrimiz olması gerektiğini sanıyoruz. Hayır, gerekmiyor. İnsan bazı konularda hiçbir şey düşünmeyebilir. Bazı konuları önemsemeyebilir. Bazı meseleleri henüz anlamamış olabilir. Bazı soruların cevabını yıllarca bulamayabilir. Bunda utanılacak ne var?
Tam tersine, belki de düşünmenin ilk şartı budur: Boşluk bırakmak. Her deliği kanaatle sıvamak zorunda değiliz. Ev badana değil, zihin bu.
Bazen bir sorunun zihnimizde cevapsız kalması iyidir. Orada biraz dolaşır. Başka bilgilerle karşılaşır. Şekil değiştirir. Belki yıllar sonra bambaşka bir cevap çıkar. Çünkü gerçek düşünce acele sevmez.
Biz ise düşünceyi fast-food’a çevirdik. Siparişi veriyoruz: “Bir fikir alabilir miyim?” “Yanında önyargı ister misiniz?” “Bol olsun.” “Şüphe?” “Olmasın.”
Biraz da Hissetsek…
Spinoza’nın düşünce dünyasında önemli olan yalnızca ne düşündüğümüz değildir; nasıl etkilendiğimiz, başkalarını nasıl etkilediğimiz de önemlidir. Baker’in Spinoza üzerinden açtığı duygu meselesi de burada kıymet kazanıyor. Çünkü sürekli konuşan insan bir süre sonra dinlemeyi kaybediyor. Sürekli hüküm veren insan anlamayı kaybediyor. Sürekli tepki veren insan da hissetmeyi.
Bir sanat eserinin karşısında bile hemen karar vermeye çalışıyoruz. “Güzel.” “Berbat.” “Ben bunu da yaparım.” Hemen karar vermesen? Biraz bak. Biraz sus. Resim sana bir şey söylesin. Müzik içinde biraz dolaşsın. Tiyatrodan çıktığında hemen telefona sarılıp puan vermek yerine yol boyunca düşün.
Belki sevmedin ama neden sevmediğini henüz bilmiyorsun. Belki çok sevdin ama seni nereden yakaladığını daha çözemiyorsun. Her duygunun üzerine etiket yapıştırmak zorunda değiliz. Hayat market rafı değil.
Söz Gümüşse…
Atalarımız “Söz gümüşse sükût altındır” demiş. Bugün söyleseler herhalde sosyal medyada pek takipçi toplayamazlardı. Çünkü algoritma sükûtu sevmiyor. Algoritma senden konuşmanı istiyor. Yorum yap, paylaş, tartış, kız, savun, saldır. Bir şey yap da sessiz kalma.
Çünkü sessiz insan biraz sıkıntılıdır. Sessiz kalırsa düşünebilir. Düşünürse sorgulayabilir. Sorgularsa önüne konulan her fikri paketinden çıktığı gibi yutmayabilir.
Belki de bu yüzden çağımızın en kıymetli lükslerinden biri sessizliktir. Telefonu kapatmak, ekranı söndürmek, bir süre hiçbir şey hakkında fikir beyan etmemek, dünyayı iki saatliğine kurtarmamak… Merak etmeyin. Biz sustuk diye gezegen dönmeyi bırakmaz.
Kafamızdaki Ses Kimin?
Asıl soru burada. Gün boyunca kafamızın içinde konuşan o ses gerçekten bize mi ait? Yoksa yıllardır duyduğumuz cümlelerin, izlediğimiz ekranların, okuduğumuz yorumların, aileden, çevreden, mahalleden, sosyal medyadan topladığımız kanaatlerin bir kolajı mı?
Bunu anlamanın tek yolu biraz susmak. Çünkü başkalarının sesi çok yükseldiğinde insan kendi sesini duyamıyor. Belki de gerçek düşünce cevap vermekle değil, soru sormakla başlıyor.
“Ben bunu neden böyle düşünüyorum?” “Bu fikir gerçekten benim mi?” “Yoksa bir yerde duydum da yıllardır kendi fikrim diye mi taşıyorum?” “Karşımdaki haklı olabilir mi?” Ve o korkunç soru: “Acaba ben yanılıyor olabilir miyim?”
İşte orası biraz can yakıyor. Ama düşünce de zaten biraz orada başlıyor.
Her konuda fikir sahibi olmak zekâ göstergesi değildir. Bazen tam tersine, insanın düşünmeye hiç vakit ayırmadığının işaretidir. Çünkü çok konuşmak çok bilmek değildir. Dolunun sesi az çıkar derler. Boş teneke meselesine hiç girmeyeyim. Orada herkes kendi tenekesini tanısın.
Bize düşen belki de her tartışmaya koşmak değil. Bazen kenarda durmak, dinlemek, bakmak, okumak, düşünmek ve gerektiğinde gönül rahatlığıyla “Bilmiyorum” diyebilmek.
Çünkü bazı zamanlarda “Bilmiyorum” demek, bilmediğinin farkında olmayan bin kişinin “Ben biliyorum” diye bağırmasından çok daha akıllıca bir cümledir.
Şimdi ekranı kapatmayın tabii. Önce bu yazıyı bir dostunuzla sosyal medyada paylaşın, beğenmeseniz de beğenmiş gibi OK yapan ele tıklayın falan. Sonra kapatırsınız.
Biz de nihayetinde çağımızın insanıyız!
Benden Söylemesi…




Görüşünüzü yorum olarak belirtiniz!