Müzikle bu kadar çok şey anlatıyoruz da
müziğin kendisini kim anlatıyor?
Bir müzik ürününün hikâyesini bilmek,
o eseri dinleme biçimimizi de değiştirir.
Müzik yalnızca müzisyenleri ilgilendiren bir sanat değil. Zaten öyle olsaydı geri kalanımız yıllardır boşuna şarkı söylüyor, masalara ritim tutuyor, düğünlerde iki sağa bir sola sallanıp kendimizi sanatın göbeğinde sanıyor olurduk. Hepimizin hayatında bir şarkı, bir ses, bir ritim vardır. Bazen tek bir nota bile yıllardır kapısını çalmadığımız bir anıyı elinden tutup karşımıza getiriverir.
İşin daha tuhafı şu: İnsan, daha yazıyı bile icat etmeden müziği bulmuş. Bugün elimizde yaklaşık 40 bin yıl öncesine tarihlenen kemikten yapılmış çalgılar var. Düşünsenize; ortada kitap yok, gazete yok, mektup yok, WhatsApp grubu hiç yok ama müzik var. Demek ki insan evladı derdini uzun uzun yazıya dökmeden önce üflemeyi, vurmayı, tıngırdatmayı keşfetmiş.
Belki ilk mağara komşuluk kavgası da böyle çıkmıştır, onu bilemeyiz. “Kardeşim gece gece o kemiği üfleme!” diye başlayan bir tartışmanın tarih öncesi kayıtlara geçmemiş olması mümkündür. Ama bildiğimiz bir şey var: Müzik, insanlık tarihinin neredeyse başından beri bizimle.
Peki müzik tam olarak nedir? Güzel seslerin yan yana gelmesi mi? Pek değil. Çünkü bizim kulağımıza gürültü gibi gelen küçücük bir ses, başka bir coğrafyada, başka bir kültürde, başka bir zamanda son derece anlamlı bir müzikal ayrıntıya dönüşebilir.
Müziğin sevdiğim tanımlarından biri, “insan tarafından örgütlenmiş ses” olmasıdır. Aslında bu tanım meseleyi oldukça güzel özetliyor. Çünkü insan sesi yalnızca üretmiyor; ona biçim veriyor, düzenliyor, tekrar ediyor, bekletiyor, susturuyor ve sonra yeniden başlatıyor. Bir bakıma müzik, sesi düşünmek ve sessizliği bile anlamlı hâle getirmek demek.
İnsan müziği tarih boyunca yalnızca eğlenmek için de kullanmamış. Dans etmiş, ağlamış, inanmış, savaşmış, barışmış, âşık olmuş, ayrılmış, çocuğunu uyutmuş, ölüsünü uğurlamış, askere gitmiş, düğün yapmış, bayram etmiş. Kısacası insanoğlunun başına ne geldiyse müzik bir köşesinden mutlaka olaya karışmış.
Bugün de durum pek farklı değil. Aşkta müzik var, ayrılıkta müzik var, düğünde müzik var, cenazede müzik var, sinemada, tiyatroda, reklamda, telefonda müzik var. Sabah gözümüzü bile çoğu zaman bir müzik sesiyle açıyoruz. Gerçi telefon alarmınız biraz sertse sabahın yedisinde müziğe karşı kısa süreli bir husumet geliştirdiğiniz de oluyor.
Demek ki müzik yalnızca ses değil. Belki de insanın kendisini anlatma biçimlerinden biri. Hatta bazen kelimelerin beceremediği işi birkaç nota gayet güzel becerebiliyor.
Yüzyıllardır müzik bilimciler, filozoflar, besteciler ve düşünürler müziği tanımlamaya çalışıyorlar. Fakat hâlâ herkesin el sıkışıp üzerinde anlaştığı tek ve değişmez bir müzik tanımı yok. İyi ki de yok. Her şeyi cetvelle ölçüp kutuya koysaydık sanatın tadı kalmazdı zaten.
Çünkü müzik yalnızca seslerin belli bir düzen içerisinde bir araya gelmesinden oluşmuyor. İnsanın o seslere yüklediği anlam da işin içinde. Yaşadığımız çağ değişiyor, kültür değişiyor, coğrafya değişiyor, kulağımız değişiyor. Hatta insan yaş aldıkça dinlediği müzikle kurduğu ilişki bile değişiyor.
Yirmi yaşında “Bu şarkı beni anlatıyor!” dediğiniz parçayı elli yaşında dinleyip “Ben o zaman ne yaşamışım arkadaş?” diye düşünmeniz mümkün. O yüzden belki de müziği yalnızca tanımlamaya değil, onu anlamaya çalışmak gerekiyor.
Müzik insanı neden etkiliyor? Bir melodi neden içimizi açarken bir başkası gelip göğsümüzün ortasına öküz oturtabiliyor? Bir şarkı neden otuz yıl sonra bizi aynı sokağa, aynı insana, aynı masaya götürebiliyor? İşte müziği anlatmak biraz da bunları konuşmak demek.
Müziğin tarihini, insan üzerindeki etkilerini, psikolojisini, kültürlerle ilişkisini, hafızayla kurduğu o tuhaf bağı anlamak… Belki de bugüne kadar “Aman canım, şarkı işte!” deyip geçtiğimiz nice ayrıntının aslında ne kadar büyük bir dünyanın parçası olduğunu görmek.
Mesela şu meşhur dilimize dolanan şarkılar… Sabah uyanırsınız, kafanızda bir şarkının iki satırı dönüp duruyor. Bitti sanırsınız, bitmez. Bir tur daha gelir. Sonra bir tur daha. Nakaratı da kuvvetliyse geçmiş olsun, şarkı gün boyunca sizinle aynı mesaiye başlar.
Bilim insanları bu duruma İngilizcede “earworm”, yani Türkçe kelime çevirisi “kulak kurdu” diyorlar. Türkçedeki anlamı ise “istemsiz müzikal imgeleme”. İsmi biraz ağır ama olay hepimizin başına gelen son derece sıradan bir şey: Şarkı kafaya takılıyor.
Araştırmalar, zihnimizde istemeden tekrar eden melodilerin ruh hâlimiz, yaşadığımız olaylar, hafızamız ve yakın zamanda duyduğumuz seslerle bağlantılı olabileceğini gösteriyor. Üstelik o şarkıyı bilinçli olarak açıp dinlemiş olmanız da gerekmiyor.
Yanınızdaki biri telefonunda videoları kaydırırken iki saniye duymuş olabilirsiniz. Bir mağazada çalmıştır. Arabadan geçmiştir. Bir kafede arka planda kulağınıza ilişmiştir. Siz fark etmezsiniz ama beyin fark eder.
Beyin bu konuda biraz huysuz arşiv memuru gibidir. “Lazım olur.” deyip alakasız görünen küçücük bir ses parçasını kaldırır. Saatler sonra da dosyayı önünüze koyar: “Buyurun, bunu arıyordunuz.”
Üstelik bazen kafamıza takılan şarkının sözleriyle o günlerde yaşadığımız bir olay veya ruh hâlimiz arasında şaşırtıcı bağlantılar bulunabiliyor. Tesadüf mü, hafıza mı, bilinçaltı mı? Muhtemelen hepsinin biraz parmağı var.
İlginç olan bir başka nokta ise bu döngüyü kırmak için kullanılan yöntemlerden birinin, şarkıyı baştan sona dinlemek olması. Çünkü zihinde yarım kalan müzikal cümle tamamlanınca beyin bazen “Tamam arkadaş, mesele kapandı.” deyip plağı çevirmeyi bırakabiliyor.
Denemesi bedava. Bir dahaki sefere kafanıza bir şarkı takıldığında önce sözlerine dikkat edin. Son günlerde yaşadığınız bir şeyle ilgisi var mı? Ardından parçayı baştan sona dinleyin. Bakalım kafanızın içinde nöbet tutan orkestra evine dağılacak mı?
Bir başka ilginç konu da müzik ve sağlık ilişkisi. Bir müziğin ruh hâlimizi değiştirebildiğini hepimiz biliyoruz. Bazı müzikler sakinleştiriyor, bazıları hareketlendiriyor, bazıları da yıllardır hatırlamadığımız bir anıyı birkaç saniye içerisinde önümüze getiriyor.
Bazen bir şarkı çalıyor ve aniden yirmi, otuz yıl önceki bir masada buluyorsunuz kendinizi. Mekân geliyor, insanlar geliyor, kokular geliyor. Hafıza dediğimiz şey de enteresan doğrusu. Geçen hafta anahtarı nereye koyduğunuzu hatırlamıyorsunuz ama otuz yıl önce sevdiğiniz şarkının girişindeki iki notayı hâlâ tanıyorsunuz.
İnsanlar müzikle beden ve ruh arasındaki bu ilişkinin çok eski dönemlerden beri farkında. Müziği yalnızca eğlenmek için değil; rahatlatmak, desteklemek, duyguları ifade etmek ve çeşitli iyileşme süreçlerine eşlik etmek amacıyla da kullanmışlar.
Bugün bu ilişki hastanelerde, rehabilitasyon merkezlerinde, psikolojik destek süreçlerinde ve çeşitli sağlık alanlarında bilimsel olarak araştırılıyor. Fakat burada önemli bir ayrıntıyı da aradan çıkarmak gerekiyor: Müzik terapi, “Hastaya sakin bir müzik açalım, biraz dinlensin.” demek değil.
Keşke her şey bu kadar kolay olsaydı. İki türkü, bir Mozart, üstüne de bir bardak ıhlamur; hastane kapısına kilidi vurur giderdik.
Profesyonel müzik terapide müzik, eğitimli bir uzman tarafından belirli terapötik hedefler doğrultusunda kullanılıyor. Kişi yalnızca dinleyici olmak zorunda değil. Şarkı söyleyebilir, ritim tutabilir, enstrüman çalabilir, doğaçlama yapabilir veya terapistle birlikte yeniden müzik üretebilir.
Amaç da herkeste aynı değil. Bir kişide kaygının azaltılması hedeflenirken, bir başkasında hareketin desteklenmesi, iletişimin güçlendirilmesi, duyguların ifade edilmesi veya rehabilitasyon sürecine katkı sağlanması amaçlanabilir.
Yani sevdiğimiz bir şarkıyı açıp rahatlamamız, müziğin üzerimizdeki doğal etkilerinden biri. Müzik terapi ise bu etkinin belirli amaçlar doğrultusunda sistemli ve profesyonel biçimde kullanılması.
Üstelik müzik ve sağlık ilişkisi modern tıpla ortaya çıkmış yeni bir mesele de değil. Antik dünyadan itibaren müzik, beden ve ruh arasındaki ilişki üzerine düşünülmüş. Orta Asya kültürlerinde ritim, ses ve müzik çeşitli iyileştirme uygulamalarında yer almış. İslam düşünce tarihinde Farabi ve İbn-i Sina gibi isimler de müzik ile insan ruhu arasındaki ilişkiye değinmişler. Anadolu’ya geldiğimizde ise darüşşifalar çıkıyor karşımıza. Kayseri’deki Gevher Nesibe Darüşşifası ve Edirne’deki II. Bayezid Darüşşifası bu konuda sıkça anılan örneklerden. Özellikle Edirne’de müzik, su sesi ve mekânın kendisi hastaların bulunduğu ortamın önemli parçalarından biri hâline gelmiş. Elbette geçmişteki bu uygulamaları bugünkü bilimsel müzik terapi anlayışıyla bire bir aynı şeymiş gibi değerlendiremeyiz. Ama insanların çok eski dönemlerden beri müzik ile insanın bedensel ve ruhsal durumu arasında bir ilişki gözlemlediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Hep söylerim; konserlerde sunucuların goygoyculuk yapmasına oldum olası itirazım vardır. Solisti överler, saz sanatçısını överler, orkestrayı överler; methiye biter, eser başlar. Ama icra edilecek eserin kendisi hakkında doğru dürüst iki kelime söyleyen pek çıkmaz. Sanki sunucunun görevi müziği dinleyiciye yaklaştırmak değil de, sahnedekilere sırayla çiçek atmakmış gibi.
Hele bazıları var ki, şarkının iki nağmesini duyunca içlerinden bir anda romantik bir şair fışkırıyor. Edebî mecazlar, gönül telleri, sonbahar yaprakları, hicran denizleri, yağmurlar, rüzgârlar… Ne varsa dökülüyor ortaya. “Sıradaki eserimiz; sonbahar dallarından yüreklerimize düşen ıslak yağmurların…” diye başlıyor mesela. Islak yağmur! Sanki kuru yağmur çeşidi de var da biz yıllardır yanlışına denk geliyoruz.
Ardından, “Gönül tellerimizi hüzünle titreten, titretirken bizleri hicranlara boğup perperişan eden, Kürdilihicazkâr makamındaki bu ölümsüz eser…” diye devam ediyor. Eser daha başlamadan dinleyiciyi iki kere âşık ettik, üç kere terk ettik, üstüne yağmurda ıslattık. Hani çocukken, “Yağdı yağmur, çaktı şimşek…” diye başlardık ya; insanın içinden, “Sen de mi şair oldun be kardeşim?” diyesi geliyor.
Oysa asıl anlatılması gereken başka bir şey var: O şarkı neden yazılmış? Güftekâr o sözleri kime yazmış? Hangi olayın ardından yazmış? Bestekâr o güfteyi neden o makamla buluşturmuş? Ortada bir ayrılık mı var, bir ölüm mü, bir hasret mi, bir çocuk mu, bir anne mi, bir şehir mi? Bunları anlatmak varken niye ille de gökyüzünden yaprak döküp dinleyicinin üzerine romantizm serpiyoruz?
Çünkü bir eserin hikâyesini bilmek, o eseri dinleme biçimimizi değiştirir. Adam şarkıyı torununa yazmış; seyirci karşısında sevgilisini düşünüyor. Şarkının adresi başka, dinleyicinin teslim ettiği yer başka. Sonra “Ne kadar romantik eser!” deyip geçiyoruz. Hâlbuki sunucu çıkıp iki dakikada o eserin hikâyesini anlatsa, şarkı kulağa değil doğrudan yüreğe ulaşacak. Çünkü artık dinlediğiniz şey yalnızca melodi değildir. Bir insanın yaşadığı gerçek bir duygunun sesidir.
Ben bugüne kadar konserlerde bunu hakkıyla yapan sunucuya pek rastlamadım.
Sunucu dediğimiz kişi, sadece eser adını ve makamını okuyup mikrofonu soliste uzatan insan değildir. Bir konserin anlatıcısıdır. Dinleyiciyle eser arasında köprü kurar. O köprü sağlamsa şarkı karşıya geçer. Yoksa eser bir tarafta kalır, seyirci öbür tarafta.
Ama bizde bazen sunuculuk biraz fazla kolay meslek sanılıyor. İki “efendim”, üç “sayın konuklarımız”, biraz gülümseme, biraz kırıtma… Protokole iki yalakalık… Oldu size sunucu. Türkçeyi doğru kullanmak, cümleyi düzgün kurmak, eseri araştırmak, besteciyi tanımak, güftekârı bilmek, konserin ruhuna uygun bir anlatı hazırlamak ise nedense işin teferruatı sayılıyor.
Hâlbuki sunuculuk, mikrofon tutmak değildir. Mikrofon zaten kendi kendine duruyor. Mesele, o mikrofonun arkasında söyleyecek bir şeyinizin olmasıdır.
Üstelik konser sunuculuğu, düğün salonunda “alkışlar biraz daha kuvvetli gelsin” demeye benzemez. Karşınızda bir sanat eseri vardır. O eseri biraz araştırmak, kimden çıktığını, hangi dönemde yazıldığını, ne anlattığını bilmek gerekir. Sunucu, sanatçıyı överken tüketilen zamanı biraz da bunlara ayırsa konserin niteliği bir anda değişir.
Düşünsenize; eser başlamadan önce size küçücük bir hikâye anlatılıyor. “Bu güfte, şairin küçük yaşta kaybettiği kızına yazılmıştır.” deniyor. Ya da “Besteci bu eseri yıllarca görmediği memleketine duyduğu özlemle bestelemiştir.” diye öğreniyorsunuz.
Sonra şarkı başlıyor. Artık aynı şarkı değil. Kelime aynı. Nota aynı. Makam aynı. Ama siz başka türlü dinliyorsunuz.
İşte sunucunun yapması gereken tam da bu. Dinleyicinin kulağını açmak değil yalnızca; zihninde küçük bir pencere açmak. Şarkı o pencereden içeri girsin.
Yoksa “gönül bahçemize düşen hazan yapraklarının ıslak gözyaşları” falan… Aman efendim. Şarkıyı bırakın da kendi hâlinde biraz nefes alsın.
Şimdi gelelim benim asıl dikkatimi çeken yere…
Hayatımız boyunca sayamayacağımız kadar çok müzik dinledik. Şarkılar söyledik, enstrüman sesleri duyduk. Müzikle sevindik, müzikle hüzünlendik, âşık olduk, ayrıldık. Müzikle anlattık, müzikle anladık.
Ama insanın aklına şu soru geliyor: Müzikle bu kadar çok şey anlatıyoruz da müziğin kendisini kim anlatıyor?
İşte benim için işin güzel tarafı burada başladı.
Ordu'da müziği anlatan birine rastladım: Ayşe Türkmen Akkaş.
Şarkı söylemekten söz etmiyorum. Bir enstrümanı güzel çalmaktan da söz etmiyorum. Müziğin içerisindeki hikâyeyi yorumlamaktan da öte bir şey bu. Ayşe Türkmen Akkaş doğrudan müziğin kendisini anlatıyor.
“Müzik nedir?”, “İnsan müzikten neden etkilenir?”, “Bir şarkı neden zihnimize takılır?”, “Müzik ile hafıza arasında nasıl bir bağ vardır?”, “Müzik terapi nedir?”, “Tarihte müzik sağlıkla nasıl ilişkilendirilmiştir?” gibi konuları ele alıyor. Üstelik bunu, “Ben biliyorum, siz bilmiyorsunuz.” edasıyla değil; merak ettirerek, sohbet ederek, bilimsel bilgiyi insanın önüne küt diye bırakmadan anlatıyor.
Bence bunun kıymeti büyük.
Çünkü bilmek başka şey, bildiğini anlatabilmek başka şeydir. Çok iyi bir müzisyen olabilirsiniz ama müziği toplumun anlayabileceği dile çevirmek ayrı bir beceridir. Bilginin içine kapanıp kendi kendine oturması kolaydır. Asıl mesele, o bilgiyi kapıdan çıkarıp insanlarla tanıştırabilmek.
Ayşe Türkmen Akkaş’ın yaptığı biraz bu.
Müzikle ilgili akademik veya bilimsel bilgiyi alıyor, gündelik hayatla buluşturuyor. “Bakın, aslında her gün yaşadığınız şu olayın arkasında böyle bir müzikal gerçek var.” diyor. Böylece insan, yıllardır dinlediği müziği birden başka bir kulakla dinlemeye başlıyor.
Yukarıda anlattığım müzikle ilgili bilgilerin önemli bir bölümünü de onun Instagram ve YouTube’da yayınladığı videolardan öğrendim. Daha doğrusu videolar beni konuların içine doğru çekti. Bazı şeyleri bilirsiniz de üzerinde hiç düşünmemişsinizdir ya; tam öyle.
Mesela şarkının kafaya takılması hepimizin bildiği bir şey. Ama bunun bilimsel araştırmalara konu olduğunu kaç kişi merak ediyor? Müziğin sağlıkta kullanıldığını biliriz ama müzik terapinin nasıl bir uzmanlık alanı olduğunu kaçımız araştırıyoruz? Darüşşifalarda müzik ile su sesinin kullanımını duymuş olabiliriz ama meseleyi müzik tarihi açısından kaçımız düşünüyoruz?
İşte bilgilendirmenin değeri burada ortaya çıkıyor.
Size yepyeni bir dünya icat etmek zorunda değil. Bazen yıllardır gözünüzün önünde duran dünyayı başka bir pencereden göstermek de yeterlidir.
Ben Ordu’da bunu yapan birine ilk kez rastlıyorum.
O nedenle Ayşe Türkmen Akkaş’ın yaptığı işi yalnızca birkaç sosyal medya videosu olarak görmemek gerekir. Bana göre bunlar küçük küçük hazırlanmış müzik kültürü dersleri. Ama okul sırası yok, yoklama yok, “Bu sınavda çıkar” baskısı hiç yok. Merak ederseniz giriyorsunuz, birkaç dakika sonra çıkarken cebinizde yeni bir bilgi oluyor.
Üstelik günümüz sosyal medyasında bunun değeri daha da büyük.
Çünkü sosyal medya denen yerde genellikle herkes birbirine ne yediğini, nereye gittiğini, ne aldığını ve kahvesinin köpüğünü gösterirken birinin çıkıp “Arkadaşlar, gelin biraz da müziğin kendisini konuşalım.” demesi az şey değil.
Bir tarafta on saniyelik tüketilip unutulan görüntüler, öte tarafta insanın zihninde bir soru bırakan içerik…
Ben ikincisini tercih ederim.
Çünkü kültür dediğimiz şey biraz da böyle gelişiyor. Birileri konser verir, birileri kitap yazar, birileri resim yapar, birileri sahneye çıkar. Birileri de bilgiyi çoğaltır, anlatır, merak uyandırır. Kültür yalnızca eser üretmekle değil, o eseri anlayabilecek bir toplum oluşturmakla da büyür.
Ayşe Türkmen Akkaş’ın çabasını bu nedenle ayrıca önemsiyorum.
Müzik eğitimi almış, alanında ihtisas yapmış bir insanın bilgisini yalnızca kendi mesleki çevresinde saklamayıp toplumla paylaşması güzel. Hatta bana sorarsanız olması gereken de bu. Çünkü ihtisas dediğimiz şey duvara asılan diplomanın çerçevesinden ibaret kalmamalı. Bilgi, dolaşıma girdiği zaman anlam kazanıyor.
Bir ihtiyaç varmış ama biz ihtiyacımız olduğunun bile farkında değilmişiz. En güzel işler de çoğu zaman böyle ortaya çıkıyor zaten.
Kimsenin “Bize müziği anlatan kısa videolar lazım.” diye sokaklarda pankart açtığı yoktu. Fakat biri bunu yapmaya başlayınca “Yahu, hakikaten böyle bir şeye ihtiyacımız varmış.” diyorsunuz.
İşte bana göre bilim insanlığının, araştırmacılığın ve kültür insanı olmanın güzel taraflarından biri budur. Toplumun farkında olmadığı bir boşluğu fark etmek. Sonra o boşluğu bilgiyle, emekle ve üretimle doldurmak.
Olmayanı göstermek kolay iş değil. Bilinmeyeni anlaşılır hâle getirmek daha da zor. Hele bunu kasılmadan, akademik kelimelerin arkasına saklanmadan, insanın merakını öldürmeden yapabiliyorsanız işin içerisine bir de anlatıcılık becerisi giriyor.
Ayşe Türkmen Akkaş’ın videolarında sevdiğim taraflardan biri de bu. Müzik bilgisini vitrine koyup seyrettirmiyor. Kapıyı açıp “Gelin, birlikte bakalım.” diyor. Bu yüzden yaptığı çalışma yalnızca müzikle ilgilenenlerin değil, kültürle, insanla, hafızayla, psikolojiyle ve hayatın kendisiyle ilgilenen herkesin dikkatini çekebilir.
Çünkü müzik zaten hepimizin hayatında. Sadece bazılarımız onun neden orada olduğunu hiç düşünmemişiz.
Ayşe Türkmen Akkaş biraz da bunu hatırlatıyor.
“Dinlediğin şeyin bir de arka tarafına bak.” diyor.
Bence kıymetli olan da tam burası.
Ordu’da sanat adına yeni üretimlerin ortaya çıkmasını elbette önemsiyorum. Ama bir o kadar önemli olan şey, sanatı konuşan, açıklayan, anlamlandıran ve bilgiyi paylaşan insanların çoğalmasıdır. Çünkü sanat ortamı yalnız sanatçıyla kurulmaz. Dinleyen, okuyan, merak eden, soru soran ve anlatan insanlar da gerekir.
Ayşe Türkmen Akkaş bu zincirin güzel bir halkasını oluşturmuş. Müziği çalmak yerine anlatmış. Daha doğrusu çalınanla anlatılan arasındaki köprüyü kurmuş.
Biz yıllardır müzik dinliyoruz. Şimdi biraz da müziği dinlemeyi öğreniyoruz. Bir şarkının yalnız nakaratını değil, ardındaki bilimi, tarihi, kültürü ve insanı merak etmeye başlıyoruz. Bunu başlatabilmek az şey değil. Hele Ordu gibi kültür sanat üretiminin daha fazla çeşitlenmesine ihtiyaç duyduğu bir kentte hiç az değil.
O nedenle gönül rahatlığıyla söyleyebilirim: Bravo Ayşe Türkmen Akkaş. Bilgini kendi cebinde saklamayıp insanlarla paylaştığın için bravo. Müziği yalnız icra edilen bir sanat olarak değil, düşünülmesi, araştırılması ve konuşulması gereken büyük bir kültür alanı olarak anlattığın için bravo. Merak uyandırdığın için bravo. Birilerinin fark etmediği bir boşluğu görüp “Ben buraya bir şey koyabilirim.” dediğin için ayrıca bravo.
Çünkü bazen kültüre katkı büyük sahneler kurmakla olmaz. Bazen birkaç dakikalık bir video, insanın kafasına küçücük bir soru bırakır. O soru eve gider. Büyür. Başka bir soruyu doğurur. İnsan araştırmaya başlar. Sonra dönüp yıllardır dinlediği müziğe bir daha bakar.
İşte o anda yapılan iş, sosyal medya içeriği olmaktan çıkar. Kültür üretimine dönüşür. Ayşe Türkmen Akkaş’ın yaptığı işi ben tam da böyle görüyorum.
Müziği anlatmak… Müziğin kendisini merak ettirmek… Dinleyene yalnız kulak değil, biraz da bilinç kazandırmak…
Ne güzel iş. Ne güzel uğraş. Ne güzel bir kültürel katkı. Tebrikler Ayşe Türkmen Akkaş.
Ya da bizim buraların ağzıyla biraz daha içten söyleyelim: Helal olsun Anşa Kız!
Millet müziği çalıyor, söylüyor, dinliyor.
Sen bir de kalkmış bize müziğin kendisini anlatıyorsun.
E, iyi de ediyorsun.
Çünkü belli ki bugüne kadar kulağımız vardı ama bazı şeyleri duymamız için birinin çıkıp anlatması gerekiyormuş.




Görüşünüzü yorum olarak belirtiniz!