Şehir Ambleminde Havamız Var, Cıvamız Eksik!
Şehrin ambleminde oksijen ver, hikayesinin burnu tıkalı!
Büyükşehir Belediyesi ambleminde de vizyon etkisiz.
Her iki amblemde nefes darlığı çekiliyor...
Ben yazı okumayı sevmiyorum!
Görsellik bana uyuyor diyenler için,
Yazıyı fotoromanlaştırdım. İsterseniz resimlerle anlayınız!
GÖRSELLEŞTİRİLMİŞ YAZILAR EN ALTTA!
Düşünen ve tasarlayanların emeklerine teşekkür ama olmamış!
Bir şehrin kendini anlatma telaşını seviyorum. İnsan yaşadığı yeri sevsin, güzelliklerini göstersin, başkaları da gelip görsün istesin. Bunda ne kusur var? Evimize misafir geleceğinde biz de minderleri düzeltir, ortalığı toplarız. Yalnız bazen hazırlık öyle bir hâl alıyor ki evin çatısı akarken kapıdaki isimliği değiştiriyoruz. Sonra biraz geriye çekilip gururla bakıyoruz: “Nasıl, çağdaş olmuş mu?” Olmuş. Yağmur da artık çağdaş bir isimliğin altından içeri giriyor.
Ordu’yu anlatırken kullanılan O₂ simgesine şöyle bir bakıyorum. Oksijen, yeşillik, ferahlık, nefes alma fikri… İlk bakışta kulağa hoş geliyor. Şehrimizi tanıtmak için düşünülmüş, emek verilmiş. Emeği görmezden gelmek kolay; daha iyisini ortaya koymak zor. Onun için önce hakkını teslim edelim. Ardından da nezaketimizi cebimize koyup sorumuzu soralım: Bu işaret bize Ordu’yu mu anlatıyor, yoksa Ordu’yu anlatacak hikâyeyi henüz bulamadığımız için kimya dersinden yardım mı istiyoruz?
Kimya ile aramızı bozmayalım. Oksijenin hayatımızdaki yeri tartışılmaz. Fakat bir şeyin hayati olması, onun kendiliğinden etkili bir tanıtım fikrine dönüşeceği anlamına gelmez. Su da hayati. Buna rağmen davetiyesine “Musluğumuzdan su akıyor!” yazan bir otelin önünde rezervasyon kuyruğu oluşacağını sanmıyorum. Elbette temiz hava, doğa ve ferahlık insanın seyahat isteğinde yer bulabilir. Mesele bunları söylemekten çok, insanın zihninde nasıl bir yaşantıya dönüştürdüğümüzdür.
Bir aile düşünelim. Akşam sofrasında tatil konuşuluyor. Biri deniz istiyor, biri yürüyüş, biri güzel yemek. Çocuk, gidecekleri yerde sıkılıp sıkılmayacağını soruyor. Baba hesabı yapıyor; anne, hesabın içine henüz yazılmamış masrafları hatırlatıyor. Tam bu sırada TV ekranında bir reklam; “Oksijen Diyarı” diye sesleniyor. Güzel. Peki, orada ne yapacaklar? Neyi görecek, neyi tadacak, hangi anıyı biriktirecekler? Reklam bu sorulara kapı açıyorsa iş görüyor. Yalnızca bir formül gösterip susuyorsa aile hâlâ birbirine bakıyor. Çocuk da haklı olarak soruyor: “Baba, orada teneffüs dışında etkinlik var mı?”
Bir simgenin tek başına insanı tatile gitmeye mecbur etmesini beklemek de ona fazla mesai yazmaktır. Küçücük işaretten hem şehri tanıtmasını hem merak uyandırmasını hem bütün turizm sorunlarını çözmesini istiyoruz. Üstelik sigortası da yok. Oysa simge, bir hikâyeyi çağırabildiğinde güçlenir. Arkasında yaşanmışlık, tutarlı bir vaat ve o vaadi doğrulayan deneyimler biriktikçe anlam kazanır. Logoyu büyüterek hikâyeyi büyütemeyiz. En fazla matbaa faturası büyür.
O₂’nin kullanılabilir olup olmadığını tartışırken benim merakım şu: Bu simgeyi ilk kez gören birinin aklına sadece Ordu geliyor mu? Geliyorsa nasıl bir Ordu geliyor? Yalnızca ağaçlı, temiz havalı herhangi bir yer mi, yoksa kendine özgü insanları, sesleri, tatları ve gündelik hayatıyla bir şehir mi? Burada yaşayanlar o işarette kendilerinden bir şey buluyor mu? Bunları anlamanın yolu, toplantı odasında birbirimize “Çok güzel olmuş.” demekten geçmiyor. Toplantı odası zaten güzellik konusunda bereketli bir yer; özellikle karar verilmişse.
Bir tasarımın etkisini araştırmadan ona “Kesinlikle işe yaramaz.” demek de “Harika çalışıyor.” demek kadar aceleci olabilir. Beğeni ayrı, işlev ayrı. Benim hoşuma gitmeyen bir işaret başkasının zihninde yer edebilir. Çok sevdiğim bir tasarım da anlatmak istediğim şeyi anlatamayabilir. Grafik tasarımın can sıkıcı ama faydalı tarafı budur: Güzel görünmekle görevini yapmak her zaman aynı masaya oturmaz. Bazen biri restoranda yemekteyken öteki hâlâ otopark arıyordur.
Şehri temsil edecek işareti aramadan önce şehrin neyi temsil etmek istediğini konuşmak gerekir. Nasıl bir yaşam öneriyoruz? Buraya gelen insanın hangi duyguyla dönmesini istiyoruz? Burada yaşayan insan hangi niteliğimizle övünebilsin? Sorular bunlar. Yoksa yuvarlak mı olsun, köşeli mi olsun, yeşili biraz açalım mı tartışması, henüz pişirmediğimiz yemeğin tabağını seçmeye benziyor. Tabak şahane olabilir. Misafir yine de bir süre sonra çatalını indirip mutfağa bakacaktır.
Ordu’nun anlatacak şeyi yokmuş gibi davranmaya da gerek yok. Denizin kıyısında yürüyen insanı, yamaçların arasına yerleşmiş hayatı, fındıkla kurulan emeği, sofraları, sesleri, sokakları var. Fakat bunları bir broşürde yan yana sıralamak henüz hikâye anlatmak değildir. Evdeki bütün malzemeleri tezgâha dizince yemek pişmiş olmuyor. Bir bakış, bir ilişki, bir seçim gerekiyor. Neyi öne çıkaracağımız kadar, neden öne çıkaracağımızı da bilmeliyiz. Yoksa tanıtım metnimiz “Her şeyimiz vardır.” diye başlayıp ziyaretçinin “Hangisinden başlayayım?” sorusunda durur.
“Bizde deniz de var, yayla da var, yemek de var, kültür de var.” diyoruz. Ne güzel. Ama insan bazen kendini anlatırken herkeste bulunan özellikleri peş peşe dizer, asıl kendine özgü tarafını söylemeyi unutur. İş görüşmesinde “Çalışkanım, dürüstüm, ekip çalışmasına yatkınım.” diyen aday gibi. Karşısındaki de bunları zaten bekliyordur. Bir şehir için de mesele, özelliklerinin listesini uzatmak değil, o özelliklerin nasıl bir hayat oluşturduğunu gösterebilmektir.
Üstelik şehir dediğimiz şey yalnızca uzaktan bakılacak manzara değildir. İçinde yaşanan bir ilişkiler bütünüdür. Bir yabancı yol sorduğunda aldığı cevap da şehrin tanıtımıdır. Bir genç fikrini anlattığında gördüğü muamele de. Bir sanatçı üretmek istediğinde karşısına çıkan kapılar da. Ziyaretçi gördüğümüz her yerde broşür dağıtıp, hemşehrimizin hevesini gördüğümüz her yerde söndürüyorsak tuhaf bir iş yapıyoruz demektir. Dışarıya ferahlık satıyor, içeride birbirimizin nefesini ölçülü veriyoruz.
Şehrin havasını anlatırken insanının hâlini unutamayız. Bir etkinlikte kapıların nasıl açıldığı, sokakta birbirimize nasıl davrandığımız, bir öneriyi dinleyip dinlemediğimiz de o havaya karışır. Her yeniliğe “Burada tutmaz.” diye başlayan bir yerin tanıtımında ne kadar taze hava olursa olsun, insanın içine biraz bayatlık çöker. Çünkü “Burada tutmaz.” bazen deneyimin sonucu değildir. Hiç denememenin, tecrübe kılığına girmiş rahatlığıdır. Cümle yaşlanmıştır; kendisi hâlâ iş başındadır.
Tam bu noktada şehirden kendimize dönelim. Çünkü benzer işi şahsi hayatımızda da pek güzel yapıyoruz. Yeni bir unvan, yeni bir profil fotoğrafı, birkaç iddialı cümle… Kendimizi güncellemiş hissediyoruz. “Artık başka bir ben var.” diyoruz. Olabilir. Yalnız dün dinlemediğimiz insanı bugün de dinlemiyorsak, aynı hatayı aynı mazeretle savunuyorsak, değişen şey biraz çerçeve olabilir. Fotoğraf yenidir; içindeki inat eski kiracı.
Bir insanın da görünür olmaya, kendini doğru anlatmaya hakkı var. Yeteneğini saklayıp sonra kimsenin fark etmemesine üzülmek ayrı bir mesele. Fakat kendini anlatmakla kendini inşa etmek arasındaki mesafeyi gözden kaçırıyoruz. “Güvenilir” yazmak kolay; söz verdiğin saatte orada olmak biraz daha zahmetli. “Açık fikirli” yazmak kolay; senden farklı düşünen birini sonuna kadar dinlemek zor. “Mütevazı” yazmak ise başlı başına cesaret istiyor. İnsan kendi tevazusuna reklam bütçesi ayırınca kelime hafifçe utanıyor.
“Atalarımız ‘Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.’ demiş.” diye birbirimize nasihat ediyoruz. Sonra dönüp kendi aynımızın önüne açıklama metni asıyoruz. İş ortada yok ama niyetimiz çok güzel. Gecikmişiz ama şartlar malum. Kırmışız ama yanlış anlaşılmışız. Hepimizin hayatında böyle anlar olur. Mesele hiç hata yapmamak değil; hatayı kişiliğimizin basın sözcüsü hâline getirmemek. İnsan her yanlışından sonra kendini savunacak bir kürsü kurarsa, bir süre sonra yaşayacak odası kalmaz.
Şehirler de böyle savunma alışkanlıkları geliştirebilir. Bir çalışma beklenen sonucu vermediğinde nedenini aramak yerine onu korumaya girişebiliriz. Çünkü kararın içine emeğimiz, itibarımız, belki gururumuz karışmıştır. “Bunca uğraştık.” deriz. Doğrudur. Fakat uğraşmış olmak, bundan sonra aynı yönde uğraşmamız gerektiğini tek başına göstermez. Yanlış yola büyük bir gayretle girmişsek, gayretimizi takdir edip direksiyonu çevirebiliriz. Yol sormayı karakter zayıflığı saymadığımız sürece.
Bu yüzden O₂ tartışmasını da kişiler üzerinden yürütmek istemem. Bir fikri değerlendirmek, eleştirmek, o fikre emek verenleri değersizleştirmek değildir. Tam tersine, emeklerinin ne sonuç doğurduğunu ciddi biçimde konuşmaktır. Bir işareti sevdiğimiz için bütün soruları susturursak ona iyilik etmiş olmayız. Sevmediğimiz için her kusuru üstüne yıkarsak da haklı bir eleştiri kuramayız. Ne alkışın kendisi kanıttır ne kaş çatmanın. Bazen ikisi de yalnızca yüz hareketidir.
Sorulacak sorular aslında gayet sade. Bu simge kimlere ulaşmış? Ne çağrıştırmış? Ordu’yla ilişkisi hatırlanmış mı? Yerel insan onu benimsemiş mi? Tanıtımın başka parçalarıyla birlikte nasıl çalışmış? Bunlara bakmadan daha çok tabela, daha büyük afiş, daha yüksek görünürlük istemek, sesi duyulmayan bir konuşmacının söylediklerini kontrol etmeden mikrofonu sonuna kadar açmaya benzer. Sonuçta anlaşılmayan düşünce, yalnızca daha gürültülü hâle gelir.
Bir şehrin kimliğini kurmak için yalnızca dışarıdan gelecek ziyaretçiye de bakamayız. Burada yaşayan insanın kendini o hikâyenin içinde bulması gerekir. Gençler yalnızca geleceğin süsü olarak çağrılıp karar verilirken kapının dışında bırakılıyorsa, sanatçılar yalnızca programın boşluğunu doldurmak için hatırlanıyorsa, üreticinin emeği yalnızca fotoğraf çekilirken görünüyorsa o hikâye eksik kalır. Güzel bir afiş hazırlayabiliriz. Ama afişteki kalabalığın gerçek hayatta birbirinden haberi olması da fena fikir sayılmaz.
Kendine güvenen şehir, insanların yeteneğini kendisi için tehdit saymaz. Biri iyi bir şey yaptığında “Kim bilir kimin sayesinde?” diye dedektifliğe başlamaz. Başarıyı görünce önce bir açık aramak, hepimize tanıdık gelen küçük bir refleks. Başkasının yükselmesiyle bizim boyumuz kısalmıyor aslında. Ama nedense bazı ortamlarda metreyi hep komşunun boynuna tutuyoruz. Sonra şehirce gelişmekten söz ediyoruz. Herkes birbirinin paçasını kontrol ederken topluca ileri gitmek biraz zor oluyor.
İnsanın kendini geliştirmesi de burada başlıyor bence. Daha etkileyici cümleler kurmaktan önce, başkasının iyi yaptığı işi rahatça kabul edebilmekte. Bilmediği şeyi sorabilmekte. Fikrini değiştirdiğinde yenilmiş hissetmemekte. Bunlar afişe pek yakışmayabilir; gösterişsiz işlerdir. Fakat yaşadığımız yerin havasını değiştiren küçük davranışlar çoğu zaman bunlardır. Bir gencin hevesini küçümsememek, bir eleştiriyi hakaret saymamak, verilen sözü tutmak… Hepsini yapamasak da birinden başlayabiliriz. Açılış töreni istemiyor.
Ordu’yu merak ettirecek bir anlatı kuracaksak, ziyaretçiye yaşayabileceği bir hayat parçası göstermek isterim. Deniz kıyısında geçirilen bir sabah, bir sofrada uzayan sohbet, emeğiyle tanışılan bir üretici, beklenmedik bir müzik sesi, geri dönerken akılda kalan bir insan… Bunların nasıl anlatılacağı elbette tasarımın, dilin ve planlamanın meselesi. Ama önce malzemeyi dürüstçe görmek gerekir. Şehrin bütün güzelliklerini tek işarete sıkıştırmaya uğraşırken bazen işaretin arkasındaki insanı kadrajdan çıkarıyoruz.
İyi bir simge bu yaşantıları taşıyabilir. O₂ de doğru bir bağlam içinde bunlardan bazılarına kapı açabilir; bunu görmeden son hükmü vermek istemem. Benim itirazım, bir simgeyi bulunca şehrin kendini anlatma işinin tamamlandığını düşünmeye. “Adını koyduk, şimdi büyür.” rahatlığına. Çocuğa güzel isim vermek elbette hoş bir başlangıç. Fakat sonra konuşmak, dinlemek, beslemek, ilgilenmek gerekiyor. Yoksa nüfus kâğıdı düzgün, ilişki biraz bakımsız kalıyor.
Belki asıl sormamız gereken, “Yeni simgemiz ne olsun?” sorusundan önce şudur: Biz nasıl bir şehir olmayı göze alıyoruz? Daha açık, daha meraklı, daha üretken bir hayatın zahmetine razı mıyız? Kendimize hayran olmanın rahatlığından biraz çıkabilir miyiz? Bu soruların cevabı yalnızca yöneticilerin masasında durmuyor. Esnafın dükkânında, evimizin sohbetinde, kültür etkinliğinin kapısında, birbirimizin başarısına verdiğimiz tepkide de yazılıyor. Hepimizin kalemi var. Bazımız sadece başkasının yazdığını çizmek için kullanıyor.
Ben havamızla övünelim isterim. Denizimizle, yeşilimizle, soframızla da. Fakat biraz da burada insanın fikrine, emeğine ve hevesine yer açılmasıyla övünelim. Şehrimizin simgesi ne olursa olsun, ona baktığımızda altını doldurduğumuz bir söz görelim. O zaman işaret yalnızca tabelada durmaz; yaşayanların diline, gelenlerin hatırasına yerleşir. Yoksa yıllarca aynı soruyu farklı yazı karakterleriyle sorarız. Cevap gelmeyince de logoyu biraz daha büyütürüz.
Sonunda afişin karşısına geçip kendimize pek memnun bakabiliriz: Renk güzel, form güzel, baskı tertemiz. Peki, anlattığımız şehir nerede? O soruya verecek cevabımız varsa O₂ üzerine konuşmaya değer. Yoksa kimyaya daha fazla yüklenmeyelim. Oksijen görevini zaten yapıyor; bütün gün bizim marka sorunlarımızla uğraşacak hâli yok.
Oksijenin tapusu da bizde değil. Yeşilliğiyle, ormanıyla, temiz havasıyla öne çıkan başka yerler var. Biz yalnızca “Oksijen!” diye seslenirsek insanın aklına Ordu yerine önceden tanıdığı başka bir yer gelebilir. Biz afişi bastırırız, o bavulu başka şehre hazırlar. Tanıtım bütçesi bizden, rezervasyon komşudan! “El elin eşeğini türkü çağırarak arar.” derler; biz işi ilerletmiş, başkasının turizmini kendi paramızla halay çekerek pazarlıyor olabiliriz.
Hele aynı vaadi senden otuz yıl önce sahiplenmiş, insanların zihnine yerleştirmiş bir şehir varsa, aynı sözü daha iri harflerle yazmak pek parlak bir yarış stratejisi sayılmaz. Adam hikâyeyi anlatmış, dinleyicisini toplamış; biz otuz yıl sonra mikrofonu kapıp “Ben de nefes alıyorum!” diye sahneye çıkıyoruz. Yeni bir anlam, bize özgü bir deneyim sunmadan aynı iddiayı tekrarlamak, markalaşmayı tabela siparişiyle karıştırmaktır. Rakibin açtığı dükkânın önüne kendi paramızla yön levhası dikmişiz; bir de kurdeleyi kesip birbirimizi kutluyoruz!
Şehrin amblem tasarımda, “Bir taşla bir kuş vurulur!” Hadi bilemedin “Bir taşla iki kuş vurursun diyelim. Şu andaki gibi “Bir taşla yedi kuş vurmaya kalkarsan” karavana; hedefi ıskalarsın. Bir amblemden yedi anlam çıkartmak, “Kasaba Kurnazlığıdır!” bir il’e yani şehire yakışmaz. Bu tür simgeler şehri vasat gösterir.
Sadece Şehrin O₂ logosu da değil, belediyemizin portakaldan dönme fındık ambleminde de aynı vizyonsuzluk, aynı hikayesizlik onda da var. O başka bir yazının konusu olsun.
Son sözü söyleyeyim: Madem şişkin egolarımıza rağmen O₂’de ısrar ediyoruz, altına bari “Oksijen mevcut; hava atmak için lütfen kendi pompanızı getiriniz.” yazalım.
Benden Söylemesi…




Görüşünüzü yorum olarak belirtiniz!