GoyGoy! Bugün yeni ata sporumuz!
Bana kalırsa son yılların en yaygın ata sporu artık başka
Boş işlerle meşgul olmak. Amiyene tabirle “Goygoyculuk!”
Üstelik bunun için ata, oka, yaya, kispet ya da meydana da gerek yok.
Bir sandalye, bir telefon ve yeterli miktarda boş vakit yetiyor.
Türklerin ata sporları nelerdir desek, çoğumuzun aklına yağlı güreş, cirit, geleneksel okçuluk, atlı okçuluk ya da rahvan binicilik gelir. Gayet makul cevaplar. Fakat biraz geçmişte kalmış olabiliriz. Devir değişti, at değişti, meydan değişti, pehlivan değişti. Hatta zeytinyağı öyle bir değişti ki pehlivana sürmeye kıyamaz olduk.
Bana kalırsa son yılların en yaygın ata sporu artık başka: Boş işlerle meşgul olmak. Amiyene tabirle “Goygoyculuk!” Üstelik bunun için ata, oka, yaya, kispet ya da meydana da gerek yok. Bir sandalye, bir telefon ve yeterli miktarda boş vakit yetiyor.
Başlangıç seviyesinde komşunun hayatıyla ilgileniyorsunuz, orta seviyede memleketi kurtarıyorsunuz, ileri seviyeye geçince de dünyayı yönetmeye başlıyorsunuz. Tek sorun şu: Bütün bunları yaparken insanın kendi hayatını yönetmeye vakti kalmıyor.
Eskiden bir insanın bir konuda söz sahibi olması için o işi öğrenmesi gerekirdi. Çıraklık vardı, kalfalık vardı, ustalık vardı. Bir meslek, insanın eline üç günde yapışmazdı; yıllarca yoğrulmak gerekirdi. Şimdi üç aşamayı da hızlandırılmış kursa çevirdik. Sabah internette iki video seyreden vatandaş öğleden sonra konunun uzmanı, akşam da kanaat önderi olabiliyor.
Tıp biraz daha zahmetli sayılır; üç paylaşım okuyup dört yorum yaptıktan sonra doktorun verdiği ilacı sorgulamaya başlıyoruz. Ekonomi zaten marketten dönüş yolunda öğreniliyor.
Futbol doğuştan geliyor. Sanat konusunda ise maşallah hepimiz ordinaryüsüz. Konsere gider, daha ilk eserin yarısında “Ses var ama ruh yok.” diyebiliriz. Ruhun nerede bulunması gerektiğini bilmiyoruz ama olmadığına dair kesin kanaatimiz var. Bir ressam sergi açsa mutlaka biri çıkar, “Bunu çocuk da yapar.” der. İyi de muhterem, senin çocuk otuz yaşına geldi, henüz yapmadı.
Bir mimari proje görsek “Ben olsam böyle yapmazdım.” diye başlarız. Zaten mesele de orada. Sen yapsaydın belki bina değil, mangal çıkacaktı.
Çünkü toplum olarak bilmekle fikir sahibi olmak arasındaki mesafeyi hayli kısalttık. Bazı bünyelerde bu mesafe tamamen kayboldu. Bilmediğimiz konuda susmak bize eksiklik gibi geliyor. Her sofrada bir profesör, her kahvede bir stratejist, her berber koltuğunda bir dış politika uzmanı bulunuyor.
İnsan ister istemez düşünüyor: Bu kadar bilgili insanın yaşadığı yerde işler neden bu kadar zor? Cevabı basit. Çünkü bilgimizin önemli bir kısmı işe değil, sohbete yarıyor. Bilgiyi uygulamak yerine masaya servis ediyor, yanına çay söylüyor, iki çekirdek çitliyor, sonra da ülkenin geleceğini kurtarıyoruz.
Yeni ata sporlarımızdan biri de emek harcamadan sonuç beklemek. Sabır artık biraz demode kabul ediliyor. Genç yaşta işe başlayıp mesleği öğrenmek, zamanla ilerlemek, tecrübe kazanmak falan… Bunlar uzun işler. Biz doğrudan müdürlükten başlamak istiyoruz. Mümkünse ilk maaşla otomobili de değiştirelim. Üç aylık işletmemiz vardır ama tabelamızda “1968’den beri” havası sezilsin. İki müşterimiz vardır, üçüncü müşteriye yoğunluktan ancak perşembe randevu verebiliriz. Çünkü artık başarılı olmak yetmiyor; başarılı görünmek, başarıdan daha hızlı sonuç veriyor. İçi boş vitrinler çağındayız. Yeter ki cam parlasın; dükkânda ne satıldığı ikinci mesele.
Bazı insanlar da zengin olmayı değil, zengin görünmeyi hedefliyor. Aradaki farkı banka hesabı gayet iyi biliyor ama çevre bilmesin yeter. Cep telefonu son model, otomobil mümkünse Alman, ayakkabının logosu karşı kaldırımdan okunacak kadar iri. Ay sonu geldiğinde ise kredi kartı ekstresiyle göz göze gelmemek için insanın perdelerin arkasına saklanası geliyor.
Atalarımız “Ayağını yorganına göre uzat.” demiş. Biz sözü biraz yanlış anlamışız. Yorgan yetmiyorsa ayağı kısaltmak yerine kredi çekip daha büyük yatak alıyoruz. Sonra rahat yaşamak için satın aldığımız şeylerin taksitleri yüzünden geceleri rahat uyuyamıyoruz. Çağdaş hayat bazen insana öyle ince şakalar yapıyor ki Cem Yılmaz yanında halt etmiş!
Gösteriş de yeni sporlarımızın en kalabalık branşlarından biri. Eskiden insan sahip olduğu şeyi kullanırdı, şimdi göstermediğimiz şey sanki bizim değilmiş gibi davranıyoruz. Yemeğe gidiyoruz; önce yemek yenmiyor, fotoğrafı çekiliyor. Tabak biraz sağa, çatal sola, peçete çapraz, ışık yukarı… On iki fotoğraf tamamlanıncaya kadar yemek buz kesiyor ama olsun, takipçiler sıcak görsün yeter.
Tatile gidiyoruz; denize girmeden konum bildiriyoruz. Kahveyi içmeden fincanın fotoğrafını çekiyoruz. Bazı insanların hayatında artık yaşamak ikinci sırada, yayınlamak birinci sırada. İnsan bazen “Bu arkadaş gerçekten tatile mi çıktı, yoksa tatil çıktığını bize ispat etmeye mi gitti?” diye merak ediyor.
Bir başka eğlencemiz de başkalarının hayatıyla fazla ilgilenmek. Kim kiminle evlendi, kim boşandı, kim ev aldı, kim arabasını değiştirdi, falancanın kızı kiminle görüldü, filancanın oğlu hangi işe girdi… Bunların hiçbirinin bizim faturamızı ödemediğini, sağlığımıza faydası olmadığını, bilgi birikimimize gram katkı sağlamadığını biliyoruz ama merakın freni tutmuyor. İnsan kendi evinin musluğu damlarken karşı apartmandaki perdenin niçin değiştiğini düşünüyor. Kendi çocuğuyla konuşmaya vakit ayırmazken komşunun çocuğunun terbiyesini tartışıyor. “El elin eşeğini türkü çağırarak arar.” demişler ama biz artık eşeği aramayı da bırakıp sahibinin özel hayatını araştırmaya başlamışız.
“Bırak şimdi Ordupor’u, sırası mı bunun! Voşşş… Şu geçene bak! Anam, bu ne hatun böyle?” deyip, bir yandan göz ucuyla takip ederken öte yandan evdeki hanımla zihinsel bir karşılaştırma yapmak… Ardından derin bir iç çekiş, kısa süreli bir dalgınlık ve yüzünde “Ben ne düşünüyorum şimdi?” mahcubiyeti. Bir eliyle ağız kenarındaki hayranlık belirtilerini toparlarken, öteki eliyle de oturduğu yerde, kimsenin ayrıntısını sormadığı küçük bir “konfor ayarı” yapmak. Sonra hiçbir şey olmamış gibi çaya dönüp, memleket meselelerine kaldığı yerden devam etmek.
Dedikodu zaten başlı başına milli lig seviyesinde oynadığımız bir branş. Üstelik katılım ücretsiz. Bilgiye gerek yok, belgeye hiç gerek yok. “Ben demiyorum ama öyle duydum.” cümlesi yeterli. Bu sihirli cümleyi kurduğunuz anda her türlü sorumluluktan kurtulduğunuzu sanıyorsunuz. Ardından söylenti masaya bırakılıyor, biraz süsleniyor, iki kişi daha ekleme yapıyor ve yarım saat sonra olayın ilk hâliyle son hâli arasında nüfus müdürlüğü bile bağ kuramıyor. Dedikodu toplumsal fast-food gibidir; hızlı tüketilir, besleyici değildir ama insanı tuhaf biçimde bağımlı yapar.
Kahvehanelerimiz de eskiden beri sosyal hayatın önemli mekânlarıydı. Bugün isimleri değişti; kafe, coffee shop, lounge, bistro olduk. Sandalyeler biraz daha modern, fincanlar biraz daha pahalı ama masadaki konular pek değişmedi.
Hadi büyükşehirlerde sayıları eskisi kadar çok olmasa da, Anadolu’daki şehirlerde ve küçük şehir ve kasabalarda, fırından çok, okuldan çok, manavdan, bakkaldan çok kıraathane var. Cadde sokaklarda adam yok, kahveler tıka basa boş insan dolu. İçeride her cinsten adam var. Üniversitede profesörü de aznif sıralıyor, mühendisi de okeye dönüyor, esnafı da pişti peşinde, öğretmeni de tavlaya zar sallıyor. Memlekette diplomalı yapacak işi olmayan insan dolu.
Hanımların pek ata sporu değişmedi, Altın gününde pasta börekler bahane, dediler ve kodular şahane! Ajda belli çay içilmekte, şekersiz Türk Kahveleri hüpletilmekte. Kimileri ise, sinek papazına, kupa kızını nasıl ayarlarızın organizasyonundalar. Tek fark günler artık evlerde değil, kafelerde yapılıyor. Bulaşıktan, ortalığı süpürüp silmekten yorulan, sıkılan kadınlar, bunu da otomatikleştirmeye bağladılar. Otomatik makineler yerini, otomatik mekanlara bıraktı!
Ucuz sandalye sohbetleri yapmak, vatanın Kuva-i Milliye sınırları içerisinde, “Ülke, yurtiçi ve yurtdışı mihraklardan nasıl temizlenir?” i sorgulamak, bununla ilgili tespitleri yapmak. “İktidarları devirip, milletvekillerini çekiştirmek” eskiden kıraathanelerde yapılırdı. Şimdi “Modern Kıraathane”ler diye adlandırdığımız, Cafe’lerde, Coffee Bar’larda, Patisserie’lerde, “Benzin ve ekmek zamları”na, karşı var gücüyle itiraz edip, “Elden bir şey gelmiyor, buna da alışırız zaten!” dediğimiz hep aynı tekrarlar. Hep aynı şikayetler. Hep aynı abiler konuşuyor, diğerleri hep dinliyor. Akşam olunca eve dönüp, ayağımızı kıçımızın büküp, sırtımızı koltuğun yastığına dayayıp, televizyondaki dizimizi izlemeye devam… Sabah kafeye, akşam evde dizi izle… Ertesi sabah kafedeyiz, akşam olunca evde dizi izlemeye devam… Her sabah zamlar arka arkaya gelmeye devam ederken, çözülen hiçbir sorun yok. Çözmeye çalışmak için parmağını oynatan da!
Bir masada dünya ekonomisi çözülür, diğer masada futbol federasyonu yeniden kurulur, öbür masada şehrin belediye başkanı görevden alınır, yerine yenisi atanır. Masadaki dört kişi uygun görürse hükümet bile değişebilir. İşin güzel tarafı, bütün bu önemli kararlar hesap gelince aniden sona erer. Çünkü memleketi kurtarmak ücretsizdir ama dört kahvenin hesabını ödemek somut meseledir.
Bizim boş işlerimizin içinde garip bir çelişki vardır. Bir yandan her şeyden şikâyet ederiz, diğer yandan değiştirmek için küçük bir adım atmaya üşeniriz.
Trafikten yakınırız ama arabayı kaldırıma bırakırız. Eğitimden şikâyet ederiz ama yılda bir kitap açmayız. Şehir pis deriz, elimizdeki kâğıdı yere atarız. Yettmedi balgamla karıştırıp, horultuyle beraber burundan ağaza boca edip, yere tükürürüz. İnsanlar kaba deriz, sırada önümüze geçmeye çalışırız.
Gençler okumuyor deriz, evde televizyonun karşısından kalkmayız. Sonra bütün bunların üzerine çaydan bir yudum alıp o meşhur cümleyi kurarız: “Bu memleket adam olmaz.” Memleket dediğin kim? Norveç’ten mi ithal edip, buraya getirdik memleketimizi, şehrimizi? Sabah aynada dişlerini fırçalayan adam da o memleketin parçası.
Asıl sıkıntımız boş vakit geçirmek değil aslında. İnsan elbette dinlenecek, oyun oynayacak, sohbet edecek, kahveye gidecek, arkadaşlarıyla gülecek. Hayat yalnızca verimlilik tablosundan ibaret değil. Her dakikayı üretime çevirmek de insanı makineye dönüştürür. Mesele, dinlenmekle oyalanmayı karıştırmamız. Dinlenmek insanı yeniden hayata hazırlar; oyalanmak ise hayattan uzaklaştırır. İkisi arasında ince ama önemli bir çizgi var. Bir saat tavla oynayıp keyiflenmek başka, hayatın yarısını zarın altısından medet umarak geçirmek başka.
İnsanların hayatında amaç azaldıkça başkalarının hayatı daha ilginç hâle geliyor. Kendi işiyle meşgul olan insanın dedikoduya fazla vakti olmaz. Bir şey üretmeye çalışan insan, başkasının ne giydiğine uzun uzun kafa yoramaz. Kitap okuyan, müzikle ilgilenen, bahçe yetiştiren, spor yapan, el işiyle uğraşan, mesleğini geliştiren ya da bir sosyal projede çalışan insan için gün zaten kısa gelir. Boşluk büyüdüğünde ise en yakın eğlence başka insanların hayatıdır. O yüzden bazen dedikodu ahlâk meselesinden çok, amaçsızlığın yüksek sesle konuşmasıdır.
Bir toplumun kalitesi yalnızca yaptığı büyük işlerle değil, boş zamanını nasıl geçirdiğiyle de anlaşılır. Çünkü insanın mecbur olmadığı anda ne yaptığı, karakteri hakkında çok şey söyler. İş yerinde çalışmak zorundasınız; ama işten çıktıktan sonra vaktinizi neye verdiğiniz sizin seçiminizdir.
Bir toplum boş zamanını öğrenmeye, üretmeye, sanata, spora, doğaya, dayanışmaya ayırıyorsa başka bir yere gider. Bütün enerjisini kim ne yapmış, kim ne demiş, hangi ünlü kiminle yakalanmış, hangi takımın hakemi kime göz kırpmış gibi meselelerde tüketiyorsa yine bir yere gider; yalnız o yolun tabelasında “ilerleme” yazmaz.
Daha tuhafı, zaman öldürdüğümüzü söyleriz. “Biraz zaman öldürelim.” Ne kadar acayip bir cümledir. Zamanın bize ne zararı oldu da öldürüyoruz? Üstelik olay yerindeki asıl maktul zaman da değildir; bizim ömrümüzdür. Zaman yoluna devam eder. Saat çalışır, takvim döner, mevsim geçer. Öldürdüğümüz şey kendi ihtimallerimizdir. Öğrenebileceğimiz bir şeyi, kurabileceğimiz bir dostluğu, okuyabileceğimiz kitabı, üretebileceğimiz işi, görebileceğimiz yeri kendi elimizle bozuk para gibi harcarız.
Sonra bir yaş gelir, insan geriye dönüp bakar. “Ne çabuk geçti?” der. Aslında çabuk geçmemiştir. Biz fark etmeden geçirmişizdir. İki saat orada, üç saat burada; biraz televizyon, biraz telefon, biraz başkasının hayatı, biraz gereksiz tartışma… Ömür büyük parçalar hâlinde kaybolmaz zaten. Kimse sabah kalkıp “Bugün hayatımdan beş yıl çöpe atayım.” demez. Beş yıl, günde yarım saatten gider. Taksitle kaybederiz hayatı; faizini de yaşlanınca öderiz.
Üstelik boş işler bazen zararsız görünür ama insanın zihnini de yavaş yavaş tembelleştirir. Sürekli kolay eğlenceye alışan zihin, emek isteyen şeylerden kaçmaya başlar. Uzun yazı okumak zor gelir, düşünmek yorucu gelir, yeni bir şey öğrenmek zahmetli görünür. Bir süre sonra insan derinliği sıkıcı, yüzeyselliği eğlenceli bulmaya başlar. İşte tehlike burada başlar. Çünkü toplumlar bir gecede sığlaşmaz; önce insanlar düşünmekten üşenir, sonra düşünmeyenlerin sayısı artar, en sonunda düşünmek tuhaf karşılanır.
Fakat bütün suçu teknolojiye, telefona, sosyal medyaya yüklemek de kolaycılık olur. Telefon sonuçta masum bir alettir; çekiç gibidir. İstersen ev yaparsın, istersen parmağına vurursun. İnternetten yabancı dil öğrenen de var, sabaha kadar tanımadığı insanların kavgasını seyreden de. Aynı cihaz birinin cebinde kütüphaneye, diğerinin elinde mahalle kahvesine dönüşebiliyor. Demek ki mesele alette değil, aleti tutan elde ve biraz da o elin bağlı olduğu kafada.
Kişisel gelişim denilen şeyin de burada küçük ama önemli bir tarafı var. İnsan kendini geliştirmeyi yalnızca seminer, kitap ya da süslü motivasyon sözleri sanmamalı. Bazen gelişmenin ilk basamağı son derece basittir: Neye vakit harcadığını fark etmek. Günün sonunda “Bugün ne yaptım?” diye insan kendine dürüstçe sorsa bile çok şey değişebilir. Çünkü hayatımız aslında büyük kararlarımızdan çok, küçük alışkanlıklarımızın toplamıdır. Ne ile meşgulsek zamanla ona dönüşüyoruz.
Belki de artık eski ata sporlarımızı yeniden hatırlarken yeni ata sporlarımızı da gözden geçirmek gerekiyor. Cirit atamayabiliriz, ata binmeyebiliriz, ok çekmeyebiliriz. Ama en azından birbirimizin kuyusunu kazmayı, gösteriş yarıştırmayı, bilmediğimiz konuda ahkâm kesmeyi, komşunun hayatını didiklemeyi, boş boş oturup ardından “Bu memleket niye gelişmiyor?” diye söylenmeyi biraz azaltabiliriz.
Çünkü memleket dediğimiz şey gökten zembille inmiyor. Bizim evimizin kapısından başlıyor. Biz ne kadar meraklı, üretken, çalışkan, zarif, okuyan, düşünen ve kendine gülebilen insanlarsak toplum da aşağı yukarı o kadar oluyor.
Bunun tersi de doğru. Sabah akşama kadar başkasının hayatını çekiştirip, kendi hayatımıza bir çivi çakmadan akşam olunca “Ülke elden gidiyor.” diye dertlenmenin pek anlamı yok.
Sonuçta hepimiz ülkeyi kurtarmak istiyoruz ama kimse önce kendi öğleden sonrasını kurtarmaya yanaşmıyor.
Belki de yeni ata sporumuzun adı “boş işlerle uğraşmak” değil, hayatı tribünden seyretmek. Sahaya inmek zahmetli; terlemek gerekiyor, yenilmek var, rezil olmak var, yeniden denemek var. Tribünde ise rahatız. Çekirdeği alıp herkese taktik verebiliyoruz. Oyuncu koşmuyor, teknik direktör bilmiyor, hakem görmüyor, yönetim anlamıyor… Bir tek biz biliyoruz.
İşin en şahane tarafı da şu:
Biz yıllardır memleketi kurtarmaya çalışıyoruz ama memleket bizden kurtulursa belki mesele kendiliğinden çözülecek.
Hadi şimdi bu önemli meseleyi yarın yeniden, bir daha, aynen derininden ve kaldığı yerden tartışırız. Ama acele etme yok! Önce çaylar gelsin. “ Garson Bey! Herkese benden birer çay!”
Benden Söylemesi…




Görüşünüzü yorum olarak belirtiniz!