Ressamlar Avucunu Yalasın!

Ressamlar

Ressamlar Avuçlarını Yalasın!

Fırça Sende, Kaymak Kimde?
İmza Ressamın, İştah Başkasının!
Alan Memnun, Satan Memnun… Ressamı Soran Yok!

Ben yazı okumayı sevmiyorum!
Görsellik bana uyuyor diyenler için,
Yazıyı fotoromanlaştırdım. İsterseniz resimlerle anlayınız!

GÖRSELLEŞTİRİLMİŞ YAZILAR EN ALTTA!

Bir müzayede salonu düşünün. Koltuklar yumuşak, parfümler pahalı, rakamlar pek havalı. Duvara asılmış bir tablonun önünde küçük bir servet dolaşıyor. Biri elini kaldırıyor, öteki kaşını oynatıyor. Bizim kahvede o kaş hareketiyle ancak bir çay daha gelir. Burada yüz bin dolar ekleniyor. Demek ki mesele kaşta değil, kaşın oturduğu koltuktaymış! Derken tokmak iniyor: “Bir milyon dolara satıldı!” Alkış, kıyamet… İnsan merak ediyor: Bu kadar kişinin yüzünü güldüren tablonun ressamı nerede? Salonda mı, atölyede mi? Yoksa kendisine düşen alkışı duymak için telefonun sesini mi açıyor?

Gelin, o tabloyu bir süreliğine duvardan indirip geçmişine bakalım. On yıl öncesine gidelim. Henüz üzerinde spotlar gezinmiyor. Boya kokan bir atölyede, ressamın karşısında duruyor. Bir köşesinde sabah ışığı, ötekinde geceden kalma tereddüt var. Ressam bir rengi bulmuş, ötekini kaybetmiş. Bazen tek bir çizgi için saatlerce beklemiş. Biz dışarıdan bakıp “Şuraya da iki fırça atmış” diyoruz ya… O iki fırçanın arasında bazen yirmi yıllık bir yol bulunuyor. Navigasyona yazsanız “Bu güzergâhta sabır gereklidir” diye uyarır.

Nihayet tablo bitmiş. Ressam eserini on bin dolara satmış. Az para mı? Şartlarına göre güzel para. Fakat o paranın içinde boya var, tuval var, kira var. Yılların eğitimi, denemesi, yanılması var. Bir de kimsenin faturaya yazmadığı vazgeçişler… “Bu iş kaç günde yapıldı?” sorusunun cevabı takvimde kısa, hayatta uzundur. İlham perisi de hoş misafir doğrusu. Geliyor, ortalığı heyecanlandırıyor, geceyi sabaha bağlıyor. Fakat giderken elektrik faturasını ödemiyor. Perilik var, abonelik yok!

Tablo satılınca ressam rahat bir nefes almış. Belki borcunu kapatmış, belki yeni boyalar almış. Belki de ilk kez bir market rafının önünde fiyat etiketine bakmadan durmuş. Eseri alan kişi de sevinmiş. Güzel bir iş edinmiş, sevmiş, duvarına asmış. Buraya kadar hikâyede kimsenin kaşını çatacağı bir durum yok. Alanın gözü, yapanın gönlü şen. Zaten sanatın dolaşıma girmesi güzel şey. Bir eser hep atölyede kalsa, ressamla tuval bir süre sonra birbirine “Bugün de kimse gelmedi” diye dert yanar.

Sonra yıllar geçmiş. Ressam çalışmış, sergiler açmış, yeni eserler üretmiş. Bir zamanlar adını yanlış yazanlar, artık imzasını büyüteçle incelemeye başlamış. Birikimi çoğalmış, itibarı yükselmiş. İlk tablo da bu yolculuktan payını almış. On bin dolarlık eser, günün birinde bir milyon dolara satılmış. Elbette aradaki farkı doğrudan birinin net kazancı diye yazamayız. Komisyonu, masrafı, geçen zamanı, paranın değişen değeri var. Ama yine de ortada epey kabarmış bir pasta duruyor. Ressamın önündeyse hâlâ o ilk dilimin boş tabağı.

Benim takıldığım yer tam burası. Pastanın tarifini veren, malzemesini yoğuran, fırının başında sabahlayan kişi vitrinin önünde kalıyor. İçeride dilimler dağıtılıyor. Üstelik pastanın üstüne onun adı yazılmış! “Elin hamuruyla…” diye başlayan sözü burada biraz değiştirelim: Elin boyasıyla servet yoğurmak. İşin inceliğine bakın; ressamın imzası satışta başköşeye oturtuluyor, ressamın kendisine gelince sandalye bulunamıyor. İmza buyursun, sahibi biraz ayakta beklesin!

Hemen koleksiyonerin yakasına yapışmayalım. Belki o eseri kimse dönüp bakmazken görmüş, inanmış, parasını vermiş. Sanatçıya ilk cesareti o sağlamış. Eseri yıllarca korumuş, sigortalatmış, sergilere ödünç vermiş olabilir. Galeri de sergi açmış, katalog hazırlamış, sanatçıyı yeni insanlarla buluşturmuştur. Müzayede evi alıcıya ulaşmış, satış için çalışmıştır. Bunlar görünmez sayılamaz. Her koleksiyoner fırsatçı, her galeri kapı önünde komisyon bekleyen bir nöbetçi değildir. Sanatın etrafında işini sevgiyle ve dürüstlükle yapan insanlar da var. İyi ki varlar.

Sofrada onların sandalyesi olsun, itirazım yok. Yalnız sofranın kurulmasına vesile olan insana da “Sen mutfakta oyalan, biz seni konuşuyoruz” denmesin. Çünkü sanatçı hakkında konuşmakla sanatçının hakkını konuşmak arasında, küçük görünen fakat cüzdanı epey ilgilendiren bir fark var. Birinde uzun nutuklar atılıyor, ötekinde hesap makinesi açılıyor. Nedense ilkinde herkes pek cömert. İkincisinde ortama ince bir sessizlik çöküyor. Sanat üzerine konuşurken açılan gönüller, ödeme sırası gelince neden çekmece gibi kilitleniyor?

“Ama ressam da zamanında satmasaymış!” diyen çıkacaktır. Haklı görünen, pek rahat bir cümle. İnsanın başkasının geçmişine oturup öğüt vermesi kolay. O günün kirasını bugünün müzayede fiyatıyla ödeyemiyorsunuz ki! Ressamın o sırada yaşamaya, çalışmaya, yeni bir tuval almaya ihtiyacı var. “İleride çok değerlenecek, bekle” tavsiyesi, boş buzdolabının karşısında pek yankılı duruyor. Sabır acıdır, meyvesi tatlıdır derler. Güzel de, meyvenin yetişmesini bekleyen insanın arada bir kahvaltı etmesi gerekiyor.

Üstelik sanatçı ilk eseri sattıktan sonra yan gelip yatmış da değil. O tablonun adının yıllar sonra yeniden anılmasını sağlayan, çoğu zaman sonraki emeği. Yeni sergiler, yeni arayışlar, yeni başarısızlıklar… Kendi yolunu açtıkça eski eserlerinin de yolu açılıyor. Bir bakıma yıllardır büyüttüğü ağacın dalları başkalarının bahçesine uzanıyor. Meyveyi herkes yesin; buna sözüm yok. Fakat ağacın dibine su taşıyanın eline yalnızca çekirdek tutuşturulmasın. “Eken biçer” atasözünü sanat piyasasında da arada bir hatırlasak fena olmaz.

Burada hukukun fırçasını doğru yere sürmek gerekiyor. Bir tabloyu satın almak, sanatçının bütün telif haklarını da satın almak anlamına gelmiyor. Eserin fiziksel mülkiyetiyle fikrî hakları aynı şey değil. Tuval sizin olabilir; görüntüsünü dilediğiniz gibi çoğaltıp ticarete dönüştürme yetkisi kendiliğinden paketten çıkmaz. Çerçevenin arkasında “Bütün haklar dahildir” yazan bir garanti belgesi bulunmuyor. Alım satımın konusu ve haklara ilişkin anlaşmalar ayrı ayrı değerlendirilir. Duvara bir resim asmış oluyorsunuz; ressamın bütün yaratıcılığına tapu çıkarmış olmuyorsunuz. MSG

Türkiye’de de bu tartışmanın hukukta bir karşılığı var. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun 45. maddesi, belirli eserlerin sonraki satışlarında, satış bedelleri arasında açık bir nispetsizlik bulunması gibi koşullarla eser sahibine pay verilmesini düzenliyor. Dolayısıyla “Ressam hiçbir durumda pay alamaz” diye kestirip atmak doğru olmaz. Öte yandan bu hükmü, her satışta otomatik işleyen bir ödeme makinesi gibi anlatmak da meseleyi basitleştirir. Hakkın kapsamını, uygulama koşullarını ve nasıl tahsil edileceğini konuşmak gerekir. Hicvin fırçası keskin olsun, ama bilgi diye duvara yanlış çivi çakmayalım. MSG

Benim derdim de zaten yalnızca kanunda bir cümlenin bulunup bulunmaması değil. Sanatçı satıştan haberdar olabiliyor mu? Eserinin nerede, hangi bedelle el değiştirdiğini öğrenebiliyor mu? Koşulları oluştuğunda hakkına ulaşabiliyor mu? Hak, kâğıtta durup hayatta karşılık bulamıyorsa ressam için pek doyurucu bir natürmort sayılmaz. Kâğıda çizilmiş ekmekle karın doymuyor. “Damlaya damlaya göl olur” demişler. Damlanın yolu sürekli başka ceplere çıkıyorsa sanatçıya yine gölün resmini yapmak kalıyor.

Böyle bir düzende şeffaf kayıt, anlaşılır sözleşme, satış bildirimi ve hak takibini kolaylaştıran bir işleyiş istemek büyük bir hayal olmasa gerek. Eserin hangi koleksiyondan geçtiği katalogda sayfalarca anlatılabiliyorsa, hakkı doğan sanatçıya ulaşmanın yolu da bulunabilir. Tablonun yolculuğu ilmek ilmek izlenirken ressamın adresi birden meçhul olmasın. Açılış davetiyesi gönderirken bulunan telefon numarası, ödeme konuşulunca neden kapsama alanından çıkıyor? Biraz gayretle o hat da çeker, merak etmeyin.

Müzikle karşılaştırınca mesele daha görünür oluyor. Bir şarkının belirli kullanımları, ilgili haklar ve koşullar çerçevesinde telif geliri doğurabiliyor. Ressamın eserinin yeniden satılmasıysa başka bir hukuki başlık. Elbette müzisyen de her nakaratta altın kesesi toplamıyor. Onun dünyasında da aracılar, kesintiler, takip sorunları var. Kimsenin çilesini ötekinin konforu sanmayalım. Fakat insan yine de soruyor: Sanatın etrafında para döndüğünde, o paranın sahibini ararken neden eserin sahibini en sona bırakıyoruz? Muhasebe defterinin nakaratı hep aynı mı olacak: “Emeğine sağlık!” Sağ olsun emek; arada banka hesabına da sağlık gelsin. telifhaklari.ktb.gov.tr

Sanatçının yoksulluğuna duyduğumuz o tuhaf hayranlık da başlı başına bir sergi konusu. Ressam sıkıntı çekince hikâyesi derinleşiyor. Rahat yaşamak isteyince büyüsü bozuluyor. Sanki iyi resim yapmanın ön koşulu, buzdolabında yarım limon bulundurmak! Sanatçının acısından etkilenmek anlaşılır. Fakat acısını sevmek uğruna rahatını yadırgamak nereden çıktı? Atölyenin çatısı akınca “Ne şiirsel bir ortam” diyoruz. Evet, tavandan damlayan su çok lirik olabilir. Ressamın başına damlayınca tesisatçı çağırmak gerekiyor.

Oysa sanatçının düzenli geliri olması hayal gücünü küçültmez. Kirasını düşünmeden çalışabilmesi belki de henüz görmediğimiz eserlerin önünü açar. “Aç ayı oynamaz” sözünü günlük hayatın her alanında kullanıp sanatçının önüne gelince unutuveriyoruz. Ressam aç kalsın, bize rengârenk bir dünya kursun. Müzisyen geçinemesin, içimizi neşeyle doldursun. Tiyatrocu borcunu düşünsün, bizi iki saat hayattan uzaklaştırsın. Bizim keyfimiz için onların kaygısına bu kadar güvenmek, doğrusu oldukça pahalı bir rahatlık. Bedelini başkası ödediği için bize ucuz geliyor.

Bir de sanatçı öldükten sonra başlayan büyük kıymet bilme mevsimi var. Hayattayken atölyesinin kapısı zor çalınan insanın ardından anma geceleri düzenleniyor. Kataloglar ağırlaşıyor, cümleler büyüyor, fiyatlar havalanıyor. İnsan, bütün bu sevgiden küçük bir avansın zamanında verilip verilemeyeceğini düşünüyor. Bir tabak sıcak yemek kadar somut, bir aylık kira kadar işe yarar bir sevgi… Elbette vefat eden sanatçıların eserlerini koruyalım, anlatalım. Fakat yaşayan sanatçıyı da gelecekteki anma programının hazırlık malzemesi gibi görmeyelim. İnsan hayattayken de kıymetli olabilir; bunun için biyografisinin son cümlesini beklemek şart değil.

Üstelik her ressamın tablosu günün birinde milyonlara çıkmıyor. Pek çoğu üretmeye devam edebilmek için başka işler yapıyor. Kimi ders veriyor, kimi sipariş alıyor, kimi atölyeyle gündelik hayat arasında mekik dokuyor. Müzayedenin ışığı birkaç eserin üzerine düşünce bütün sanat dünyası refah içinde sanılmasın. Vitrindeki tek elmas, arka sokaktaki bütün kuyumcuların kasasını doldurmuyor. Rekor satış haberini kutlamak güzel. O haberin gölgesinde kalan üretim koşullarını da görmek gerekiyor. Şöhretin spotu güçlüdür; bazen etrafı aydınlatacağına gözümüzü alır.

Bütün bunları söylemek, sanata yatırım yapanları küstürme çağrısı değil. Tam tersine, sanatın etrafındaki ilişkiyi sağlamlaştırma isteği. Eser alan çoğalsın, galeriler yaşasın, koleksiyonlar büyüsün. Sanatçı da bu büyümenin içinde kendine güvenli bir yer bulsun. Koleksiyonerle ressam karşılıklı siper kazmak zorunda değil. İyi bir koleksiyon yalnızca duvara asılan işlerle kurulmaz; o işleri üreten insanlarla kurulan ilişkinin de koleksiyonda bir yeri vardır. Paranın nezaketle, beğeninin hakkaniyetle yan yana gelmesi müzayede salonunun dekorunu bozmaz. Hatta yakışır.

O yüzden benim sorum “Sanatçı neden fakir?” değil. Bu soru bazen bütün sorumluluğu yine onun sırtına yüklüyor. Sanki iyi pazarlık yapamamış, şöhret saatini yanlış kurmuş, hayatını idare edememiş! Ben şunu soruyorum: Sanatçının emeği ve yıllar içinde büyüttüğü itibarı eserin değerini artırıyorsa, kendisi bu büyümenin neresinde duruyor? İmzası fiyatı yükseltirken hakkı neden konuşmayı zorlaştırıyor? Eseri yaparken başrolde olan insan, eser para ederken niçin figüranlığa davet ediliyor? Üstelik figürana hiç değilse yevmiye veriliyor.

Sanatı sevdiğimizi söylemek kolay. Bir açılışa gider, elimizde kadeh, yüzümüzde anlayışlı bir ifadeyle tablonun önünde dururuz. “Ne güçlü bir anlatım!” deriz. Güzel. Şimdi o anlatımın sahibinin nasıl yaşadığına da biraz bakalım. Sanatseverlik, yalnızca duvardaki esere hayran kalınca tamamlanmıyor. O eseri mümkün kılan insanın üretmeye devam edebilmesini de dert edince derinleşiyor. Sanata duyulan sevginin küçük bir sağlaması bu. Renkleri görüyoruz da ressamın geçim derdine gelince neden birden renk körü oluyoruz?

Tokmak yine insin. Eserler alınsın, satılsın, yeni duvarlara asılsın. Fakat o ses yalnızca rakamın sonuna nokta koymasın; emeğin hesabını da hatırlatsın. Ressamın adını katalogda altın harflerle yazmak güzel. O harflerin birazı atölyesindeki ışığı da açık tutsun. Çünkü sanatçının istediği, her satışta önüne kırmızı halı serilmesi değil. Kendi emeğinin büyüttüğü değerde hakkının görülmesi. Övgü güzel şeydir, alkış da. Yeter ki ikisini birden ödeme aracı sanmayalım.

“Tabloya milyon biçip ressama yalnızca alkış bırakıyorsanız, çerçevelediğiniz şey sanat değil, kendi ayıbınızdır!”

Benden Söylemesi…

Görselli Versiyon