Bizimki’leri ile Öteki’ler!

Bizimki

Anadolunun Bizimki’leri ile Öteki’leri..

“Taşı Bağrımıza Bastık, Ustasını Kapıda Unuttuk!”
“Bizden Olanlar” ve “Diğerleri.” Bu Nasıl Birliktelik?

Ben yazı okumayı sevmiyorum!
Görsellik bana uyuyor diyenler için,
Yazıyı fotoromanlaştırdım. İsterseniz resimlerle anlayınız!

GÖRSELLEŞTİRİLMİŞ YAZILAR EN ALTTA!

Anadolu’ya bir nüfus cüzdanı çıkarmaya kalksak, “Anne adı, baba adı” bölümünde memurla birlikte biz de ter dökeriz. Hangi anneyi, hangi babayı yazacağız? Bu toprakların hafızası öyle iki satırlık kutucuğa sığmaz. Taşın altından başka bir çağ, türkünün içinden başka bir ses, desenin kıvrımından başka bir el çıkar. Biz ise bazen koskoca geçmişi aile albümü sanıyoruz. Beğendiğimiz yüzleri öne alıyor, tanımadıklarımızı fotoğrafın kenarından kesiyoruz. Sonra da albümü açıp gururla konuşuyoruz: “Bakın, hepsi bizimkiler!”

Bizimkiler… İnsanın içini ısıtan bir söz. İçinde ev var, sofra var, çocukluk var. Bir de “ötekiler” var ki kelime daha ağızdan çıkarken araya bahçe duvarı örülüyor. Berikine çay koyuyor, ötekine kapının ardından bakıyoruz. Oysa Anadolu’nun geçmişine şöyle dikkatlice eğilsek, bizim bahçenin duvarında ötekinin taşı, ötekinin penceresinde bizim ustanın izi görünecek. “Komşu komşunun külüne muhtaçtır” demişiz de iş kültüre gelince herkesin kendi ateşini tek başına yaktığına inanmışız. Kül ortak, hikâye ayrı; olacak iş mi?

Bir kilimin karşısına geçelim. Renkler yan yana, ilmekler iç içe. Hiçbiri ötekine “Sen hangi köydensin, önce onu söyle!” demiyor. Desen, dokuyanın bildiklerini, gördüklerini, özlediklerini taşıyor. İnsan da öyle; yola çıkıyor, karşılaşıyor, öğreniyor, değişiyor. Bir ustanın elinde gördüğünü kendi malzemesiyle yeniden deniyor. Bazen aldığına bir şey katıyor, bazen elindekini başkasına bırakıyor. Biz bugün o kilimin önünde cetvelle sınır çekmeye uğraşırken, ilmekler çoktan birbirine tutunmuş oluyor. Kültürün dokuduğunu bizim sökmeye heveslenmemiz biraz tuhaf kaçıyor.

Gelgelelim, geçmişi anlatırken elimizin altında hep iki çekmece bulunduruyoruz: “Bizden olanlar” ve “diğerleri.” Beğendiğimiz eseri birinciye, adını söylemekte zorlandığımız üreticiyi ikinciye yerleştiriyoruz. İşte o sırada küçük bir marifet gerçekleşiyor: Eser bizim oluyor, ustası ortadan kayboluyor! Bir çiniye hayran kalıyor, bir taş işçiliğini öve öve bitiremiyor, bir ezgiyi dilimizden düşürmüyoruz. Sıra bunları üreten insanların adını anmaya gelince sesimiz kısılıyor. Türküyü gür söylüyoruz da teşekkür kısmını niçin mırıldanıyoruz?

Anadolu’nun çeşitliliği, bayramdan bayrama vitrinden indirilecek bir süs değildir. Birbirinden farklı hayatların bıraktığı izlerle her gün karşılaşıyoruz. Bir yapının kemerinde, bir bakır kabın bezemesinde, bir sofra alışkanlığında, bir sözcüğün sesinde… Elbette her benzerliğin arkasına aynı hikâyeyi yazamayız. Her motifin akrabalığını da göz kararıyla ilan edemeyiz. Fakat yalnızca kendimize benzeyeni görmeye çalışırsak, baktığımız şeyin yarısını daha baştan kaçırırız. Gökkuşağına bakıp “Şu üç rengi çıkarın, manzarayı bozuyor” demeye benzer bu. Geriye gökyüzü kalır da gökkuşağı biraz gücenir.

Burada geçmişi ballı börekli bir komşuluk masalına çevirmeyelim. Anadolu’nun bütün kapıları her çağda güler yüzle açılmadı. Bu topraklarda kavga da yaşandı, dışlanma da; yıkım da oldu, ayrılık da. Aynı sokakta yaşamak, her zaman birbirini anlamak demek değildi. Ama bütün geçmişi kavgalardan ibaret görmek de düğün fotoğrafına bakıp yalnızca kırık sandalyeleri saymaya benzer. Yaşanan acıları unutmadan, insanların birbirinden öğrendiklerini de görebiliriz. Hafızanın bir gözünü kapatınca öteki gözü daha iyi görmüyor.

Üstelik “biz” ile “onlar” arasına çizgi çekmek, tek bir coğrafyanın buluşu sayılmaz. İnsan, kendine benzemeyeni uzakta tutmak için dünyanın pek çok yerinde türlü gerekçeler üretmiş. Bazen adını, bazen dilini, bazen yaşama biçimini bahane etmiş. Demek ki mesele, bu huyun ilk patentini kimin aldığı değil; bizim onu bugün nasıl sürdürdüğümüz. Kapımıza konulan ayrımcılığı alıp komşunun kapısına bırakınca ondan kurtulmuş olmuyoruz. Yalnızca adresini değiştiriyoruz. Kötü alışkanlık da elden ele geziyor; üstelik kimse teslim aldığına dair imza atmıyor.

Cumhuriyet 1923’te kuruldu; Anadolu’nun hafızası o yıl doğmadı. Göbeklitepe’yi, Hattuşa’yı, Efes’i, Ani’yi aynı kimliğin aile büyükleriymiş gibi sıraya dizemeyiz. Her birinin zamanı, insanı, dünyası başka. Bugün aynı ülkenin sınırları içinde bulunmaları, aralarındaki farkları ortadan kaldırmıyor; onları tanıma ve koruma sorumluluğumuzu artırıyor. Bir yapının tapusu el değiştirdiğinde mimarının adı değişmez. Geçmiş de bugünkü adresimize taşındı diye soyadımızı almak zorunda değil. Onu yakınımızda tutmanın yolu, kendimize benzetmekten geçmiyor.

Miras sözünü duyunca aklımıza biraz da paylaşılacak mal geliyor galiba. “Şu bana kalsın, bunu da bizim tarafa yazalım.” Oysa kültürel mirasın başında oturup pay kapmakla, onun başına bir şey gelmesin diye emek vermek arasında epey fark var. Bir eseri korumak; taşını sağlamlaştırmayı, bilgisini araştırmayı, hikâyesini doğru anlatmayı gerektiriyor. Sahiplenme cümleleri kolay kuruluyor, bakım cümleleri biraz masraflı çıkıyor. “Bizimdir!” diye haykırırken gösterdiğimiz gayretin bir kısmını yaşatmaya ayırsak, nice eser kendini sahipsiz hissetmeyecek.

Bir kültürün sanatını severken o kültürü üreten insanları sohbetin dışında bırakamayız. Düşünün, bir ustanın yaptığı masaya herkesi çağırmışız; ustaya sandalye ayırmamışız. Sonra masanın etrafında oturup işçiliği övüyoruz. Biraz mahcup bir ziyafet bu. Motifi alıp hafızasını, biçimi alıp anlamını, eseri alıp adını geride bırakınca elimizde güzel bir görüntü kalabilir. Fakat hikâyenin eli ayağı eksilir. “Yiğidi öldür, hakkını yeme” demişler. Biz kimseyi öldürmeyelim; hakkını teslim etmekle başlayalım, atasözünün de içi rahat etsin.

Bu yüzden müzelerdeki küçük bilgi levhaları, ders kitaplarındaki birkaç satır, sergilerdeki açıklamalar sandığımızdan daha kıymetlidir. Bir adın yazılması, bir topluluğun anılması, bir inanç dünyasının doğru anlatılması kimsenin yerini daraltmaz. Eseri üretene yer açınca ziyaretçi kapıda kalmıyor. Tersine, gördüğümüz şeyi daha iyi anlıyoruz. “Eski bir eser” deyip geçtiğimiz nesnenin bir zamanı, bir işi, bir hayatı olduğunu öğreniyoruz. Çerçeveyi parlatırken bilgiyi soldurmanın âlemi yok. Etiketi küçültünce tarih de küçülmüyor; yalnızca bizim okuma zahmetimiz azalıyor.

Öte yandan, herkesi aynılaştırıp meseleyi tatlıya bağlamaya da çalışmayalım. “Hepimiz aynıyız” sözü iyi niyetle söylenebilir; ama bazen farklı sesleri aynı düğmeyle kısar. Aynı olmak zorunda değiliz. Birbirimizin dilini, hatırasını, zevkini, adını duyabilecek kadar yakın durmamız yeter. Bir orkestrada kemana “Biraz davul gibi çalsan da birlik olsak” denmez. Birlik, bütün çalgıların aynı sesi çıkarmasıyla sağlansaydı konser salonlarına tek bir düdük yeterdi. Anadolu’nun sesini zenginleştiren de bu farklılıkların duyulabilmesidir.

Belki işe, “Öteki” dediğimizi biraz beriye çağırarak başlayabiliriz. Adını öğrenelim, hikâyesini dinleyelim, eserinin karşısında acele etmeden duralım. Kendi kültürümüze duyduğumuz sevgiden bir şey eksilmez. İnsan komşusunun bahçesindeki çiçeği tanıyınca kendi gülünü unutmaz. Aksine, baharın yalnızca kendi saksısına uğramadığını fark eder. Anadolu’yu sevmek de biraz böyle bir şey: Bildiğinin yanında bilmediğine merak duymak. Her kapıya kendi adını yazmak yerine, o kapıdan kimlerin geçtiğini öğrenmek.

Sonunda dönüp dolaşıp aynı soruya geliyoruz: Bu topraklardan kalanları gerçekten tanımak mı istiyoruz, yoksa yalnızca kendimizi onaylatacak bir geçmiş mi arıyoruz? Anadolu’nun zenginliği, her eserde kendi yüzümüzü bulmamıza bağlı değil. Başka yüzlere de bakabilmemize bağlı. Bir taşı yerinde tutarken bir adı hafızada tutabilirsek, mirasa karşı borcumuzun bir kısmını öderiz. Yoksa övündüğümüz şey çoğalır, anladığımız şey azalır.

Eserine “bizim”, ustasına “öteki” diyorsak, tarih yazmıyoruz; ustanın imzasını silip kendi adımızı atıyoruz!

Bizimki’ni, beriki’ni ararken, öteki’ni de görmeyi öğrenmeliyiz. Bizimki de, beriki de, öteki de, yok aslında farkımız… Önce insanız!, İnsanlık için varız…” 

“Bizimkiler ne kadar Ordu’luysa, Ötekiler de o kadar Ordu’luydu!”

Benden Söylemesi…

Görselli Versiyon