Tiyatro Neden Hayata Dokunur?
Tiyatro oyunu hayatı, insanı yansıtan muhteşemliktir.
Tiyatroyu özel kılan niteliklere birlikte bakalım.
Ben yazı okumayı sevmiyorum!
Görsellik bana uyuyor diyenler için,
Yazıyı fotoromanlaştırdım. İsterseniz resimlerle anlayınız!
GÖRSELLEŞTİRİLMİŞ YAZILAR EN ALTTA!
Tiyatro,bir toplumun kendisiyle yüzleşir: Bir toplumu tanımak için tarihini okuyun, türküsünü dinleyin, masalına kulak verin. Sonra da tiyatrosuna uğrayın. Çünkü insan, kendisini anlatırken biraz rötuş yapar; tiyatro ise bazen o rötuşu siliverir. Evde “Bizde böyle şeyler olmaz!” denilen ne varsa sahnede ailece toplanmış, çay içiyordur. Haksızlıklar, güç gösterileri, küçük hesaplar… Kimi doğrudan konuşur, kimi bir karakterin cebinden başını uzatır. “İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır” derler. Tiyatro ikisini de masaya bırakır. Seyirci önce yanındakine bakar: “Çuvaldız sana geldi galiba!”
Tiyatro, toplumsal sorunları, iktidarla ilişkileri, adaletsizlikleri korkmadandile getirir. Bazen düpedüz,bazen de sembollerle. Tiyatro, toplumun en çok tartıştiğı konuları ve eleştirme biçimini anlamamız için bir ipucudur. Bir toplumun neye güldüğüne bakın; nereden gıdıklandığını da nerede nasır tuttuğunu da anlarsınız. Sahnede birinin küçük çıkarı uğruna kırk takla attığını görünce kahkahayı basarız. Benzerini sabah kendimiz yapmışızdır ama bizimkinin adı “şartlara uyum sağlamak”tır! “Güleriz ağlanacak hâlimize” sözü boşuna söylenmemiş. Tiyatrolar, bir toplumun mizah anlayışını, gündelik hayatını ve çelişkilerini sahneye taşır. Neye güldüğüne bakarak insanlarının nasıl düşündüğünü ve nelere aldırmadığını anlayabiliriz. Üstelik tiyatro yalnızca kahkahalarımızı toplamaz; korkularımızın da yoklamasını alır. Tiyatrolar, yasakları, kaygıları, ve çatışmaları da anlatır.
Bir toplumun sahnesinde, dönemin endişelerini ve görünmeyen gerilimlerini hissedebiliriz. Söylemeye çekindiklerimiz, kapı arkasında bıraktığımız kaygılar, üstünü örttüğümüz çatışmalar sahneye çıkar. Evde “Aman, komşular duymasın!” dediğimiz meseleye bu kez iki yüz kişi bilet almıştır.
Tiyatro, sadece olanı anlatmaz; daha adil, daha özgür ve dalna eşit bir dünya hayalini de sahneye taşır. Bir toplumun umutlanını, değişim arayışını ve umutla aradığı yarını anlamamızı sağlar. Tiyatro, bugün elimizde ne bulunduğunu gösterirken yarın neyin değişebileceğini de kurcalar. Daha adil ilişkiler, daha eşit imkânlar, insanın rahatça nefes alabildiği bir hayat… Bunları sahnede görünce içimizden “Aslında olsa fena olmaz!” geçer. Fakat değişim kapıya dayanınca bazen evde yokmuş gibi yaparız. Düzen düzelsin isteriz; yeter ki bizim koltuğun yeri değişmesin! “Taşın altına elini koy” denildiğinde de taşı incelemek üzere bir komisyon kurmaya hevesleniriz. Tiyatro o taşı sahnenin ortasına bırakır. Bakalım temsil bitmeden kim eğilecek?
Tiyatrolarda ilişkileri, sınıf ayrımları, kadın ve erkeğe yüklenen roller, kuşak çatışmaları gibi pek çok tema karşımıza çıkar. Böylece bir toplumun insanı nasıl tanımladığını, hangi değerleri öne çıkardığını görebiliriz. Sahnede bir aile görürüz; az sonra kendi evimizin salonuna bakıyormuşuz gibi oturuşumuzu düzeltiriz. Kim konuşuyor, kim susuyor? Kim karar veriyor, kim sürekli anlayış gösteriyor? Kadına, erkeğe, gence, yaşlıya hangi roller dağıtılmış? Hayatta rol dağılımını çoğu zaman biz doğmadan yapmışlar; bize de metni ezberlemek düşmüş! Tiyatro bazen o metni değiştirir. “Elâlem ne der?” diye yaşayan karaktere ilk kez “Peki, ben ne diyorum?” dedirtir. Güldürürken sarsması bundandır. “Ağaç yaşken eğilir” diye diye insanı ömür boyu eğik tutmanın marifet olmadığını hatırlatır. Tiyatro; güldürür, düşündürür, sarsar, sorgulatır ve umut aşılar. Yaşar, nefes alır, ve her seferinde yeniden doğarak bir toplumun ruhunu anlamak içine eşsiz biryapı taşıdır.
Tiyatroda o gecenin tekrarı yoktur. Aynı oyun yarın da oynanır ama bu akşamki nefes, duraksama, bakış ve kahkaha bir daha aynı yerde buluşmaz. “Akan suda iki kez yıkanılmaz” derler; aynı temsile de iki kez girilmez. Oyuncu karşınızdadır. Heyecanı da teri de tereddüdü de canlıdır. Bir söz diline dolanırsa “Keselim, yeniden alalım!” diyecek kimse çıkmaz. Hayat gibi… Yalnız hayatta yanlış cümleyi söyledikten sonra üç gün düşünüp bulduğumuz şahane cevabı burada oyuncunun üç saniyede bulması gerekebilir. Bizim üç günlük hazırlığımızla bile söyleyemediğimizi adam sahnede toparlar!
Tiyatroda aynı an bir daha asla yaşanamayacaktır. O gece, o salonda, o seyirciyle birlikte var olan deneyim sadece size aittir. Tiyatroda gözünüzün yönetmen koltuğuna siz oturursunuz. Sinemada kamera bakışınızı büyük ölçüde yönlendirir; sahnede ise konuşanı da susanı da köşede kaşını kaldıranı da izleyebilirsiniz. Bazen bütün meseleyi başroldeki uzun konuşma değil, arkadaki oyuncunun yutkunuşu anlatır. “Şeytan ayrıntıda gizlidir” derler; tiyatroda ayrıntının bile rolü vardır. Yan yana oturan iki kişi bu yüzden farklı oyunlar seyretmiş gibi çıkar. Biri büyük yüzleşmeye takılmıştır, diğeri yüzleşme boyunca bardağı sıkıp duran ele. Sonra fuayede “Sen onu nasıl görmedin?” sohbeti başlar. Meğer aynı bileti almışız, ayrı ayrıntılara gitmişiz! Aynı oyun, aynı oyuncularla ertesi akşam sahnelense bile birebir aynı olmaz. Aynı replik başka bir akşam farklı bir duyguyla söylenebilir. Çünkü tiyatro, her temsilinde yeniden doğan canlı bir sanattır.
Her şey seyircinin gözlerinin önünde gerçekleşir. Oyuncunun nefesii, tereddüdü, bedeninin bütün anlatımı canlı olarak karşındadır. Kurgu yoktur, yeniden çekim yoktur. O an, tüm gerçekliğiyle karşındadır. Tiyatroda bir ışık değişir, on yıl geçer. Oyuncu üç adım atar, başka ülkeye varır. Ne valiz beklenir ne pasaport aranır; hayal gücü sınır kapısında kuyruk yapmaz! Bir sandalye taht olur, bir kumaş denize dönüşür, boş sahnede koca bir savaş kopar. “Az malzeme, çok marifet” dedikleri budur. Seyirci de zihninden bir tuğla koyar, dekor tamamlanır. Üstelik bazen en uzun repliği susan kişi söyler. Bir bakış, bir duruş, araya konan mesafe… “Söz gümüşse sükût altındır” sözü burada sahiden çalışır. Yeter ki o altını, çantadan çıkarılan şekerin ambalajına sarmayalım!
Bir karakterin cevap vermemesi, bazen uzun bir konuşmadan daha fazlasını anlatır. Duraksamalar, bakışlar, bedenin konumu ve sahnedeki mesafeler de anlam üretir. Tiyatroda oyuncuyla seyirci aynı anın içindedir. Salondaki herkes varlığını hisseder, aynı duyguda buluşur. Bu paylaşım, tiyatroyu benzersiz kılar. Sahneden gelen duygu salona yayılır; salondan yükselen kahkaha sahneye geri döner. Bazen yüzlerce kişi aynı anda susar. O sessizlikte herkesin aynı cümleyi içinde tarttığını hissedersiniz. “Bir elin nesi var, iki elin sesi var” derler; burada yüzlerce insanın susmasının bile sesi vardır. Seyirci, bu buluşmanın canlı bir parçasıdır. Kahkahasıyla cesaret verir, dikkatiyle oyunu taşır, alkışıyla karşılık verir. Yalnız ortak deneyim meselesini yanlış anlamayalım: Oyuncuyla aynı duyguyu paylaşmak başka, yan koltukla bütün haftanın dedikodusunu paylaşmak başka! Seyirci de atmosferin bir parçasıdır. Seyircinin tepkisi, oyuncuların performansını da etkiler. Yani tiyatro, sahnede ve salonda birlikte şekillenen ortak bir deneyimdir.
Tiyatro için her zaman kelime de gerekmez. Beden konuşur, hareket anlatır, ritim yol gösterir. Pandomimde bazen tek hece duymadan koca bir hayatı anlarsınız. Günlük hayatta ise yarım saat konuşup “Ben şimdi ne demek istedim?” diye açıklama toplantısı yapanlarımız var! Tiyatro biraz da bu yüzden muhteşemdir. İnsanların aynı çatı altında bir hikâyenin oluşmasına tanıklık ettiği canlı bir karşılaşmadır. O geceki bakışın, kahkahanın, heyecanın içinde bizim de payımız vardır. Perde kapanır; kimi zaman asıl yüzleşme eve dönünce başlar.
Çünkü yalnızca izlediğimiz bir sanat değil, gerçekleşmesine tanıklık ettiğimiz bir andır. Her temsil, insanları, duyguları ve hikäyeleri aynı çatı altında buluşturan eşsiz bir karşılaşmadır. Tiyatro öyle marifetli bir aynadır ki insan kendini seyreder, çıkışta “Tam bizi anlatmışlar!” der!
Benden Söylemesi…




Görüşünüzü yorum olarak belirtiniz!