Sporun Milli ve Manevi Tarafı

milli_sporcu

Spor, sahada oynanır!

Spor evrensel midir?

Evet, öyle! Öyle ki sporu ulusal yapmaya çalışırsan, çuvallarsın. Spor takımlarının millisi olur, kuralları evrenseldir. Futbol sahasında ‘Türk’ ya da ‘yabancı’ demenin bir manası yok, top yuvarlak, kural belli. Bir zamanlar düşman olduğumuz Yunan futbolcuların şimdi Türk liginde top koşturmasına şaşırmayın. Boğaz boğaza savaşmışız, ne olmuş? Futbol başka, savaş başka, karıştırmayalım. Futbol sahasında ‘Bizden’ ya da ‘karşıt görüşlü’ demenin de anlamı yok.

Futbolda ulusal duygular kabarır, takımının kazanması için bağırır çağırırsın. Ancak işin kuralı nettir: Sporda pasaportunun önemi yoktur! Evde milli formayı giyen adama ‘Türk müsün, İngiliz misin? Müslüman mısın?!’ diye sorarsın belki, ama sahada bu soruların hükmü yoktur. O yüzden bir Türk takımı ile Yunan futbolcu aynı takımda oynayabilir. Bizim tarihte Yunanistan’la boğuşmuş olmamız, bugün artık sahadaki maçın sonucu kadar önem taşımıyor? Hayır. Sporda sınırları aşarız. Ama gel de bunu mahalledeki dayılara anlat…

Spor ve Ahlak

Spor ahlak işidir. Ahlaklı sporcu, sahada ve saha dışında ‘iyi ve doğru’ örnektir. Ancak, ahlaksızları da yok mu? Elbette var. Sahada küfür eden, rakibin ayağına kasti basan, hakemi kandırmaya çalışan nice sporcu gördük. Ama bu tiplerin sporda uzun süre kalamayacağını da biliriz. Hileyi, kaba kuvveti rehber edinenler kısa sürede gözden düşer. Yani sahada sadece top değil, ‘insanlık’ da yuvarlanır; ahlaksızlıkla bir yere varamazsın.

Biz her zaman ‘sporcu zeki, çevik ve ahlaklı olmalıdır’ deriz, ama sahada biraz kurnaz, biraz iş bitirici olmalıdır alt metni de geçer. Ancak bunu ahlaka ne kadar yedirebilirsiniz, orası size kalmış.

Milli Ruh ve Milliyetçilik!

Sporda milliyetçilik olur mu? Olur tabii! Hele milli maçlarda tribünler bayraklarla dolduğunda herkes göğsünü gere gere ‘Bizim takım kazandı!’ der. Ancak sahada milliyetçiliği göstermek hiç kolay değildir. Kazanmak güzeldir, tribünlerde bayrağını sallayıp, marşını söylemek başka bir şeydir; ama sahada milliyetçiliği göstermek, başka şeydir ve de hiç de kolay değildir.

Milli maçımızın birinde Türk futbolcusu elini yumruk yaparak havaya kaldırsa, bu sevinç olarak kabul edilir. Ama yumruk yerine Türklüğün simgesi ‘Bozkurt’ işareti yaparsan, o zaman işler değişiyor. Uluslararası arenada bu, bir milliyetçilik ya da ırkçılık simgesi olarak algılanır. Futbolcunun yaptığı doğru mudur, yanlış mı? Biz aramızda tartışırız. Ancak dünya çapındaki kurallara göre bu hareket cezaya tabi oluyor. Hani milli ruh? Hani milliyetçilik?

Uluslararası kurallarda milliyetçilik pek hoş karşılanmaz. Bu noktada ‘bizim doğrularımız’ ve ‘onların kuralları’ arasında kalıyoruz. Ama sonuç ne? Ceza alıyoruz ve hiçbir milli güç ya da kimse bu cezayı geri aldıramıyor. Demek ki iş sadece milliyetçi olmakla bitmiyor, uluslararası arenada sözü geçen, lafı dinlenen lobilere, güçlü spor adamlarına ihtiyacımız var. Laf aramızda; biraz da ekonomin, askeri gücün olacak ki kuralları biraz esnetebilesin. Yani güç kimdeyse, onun dediği oluyor!

Sporun ‘Ata Sporu’ artık yok!

Belli ülkelerde doğan spor dalları vardır. Futbol İngiltere’de doğmuştur. Judo Japonya’da. Güreş bizim ‘Ata Sporumuzdur’. Ancak öteden beri, ata sporumuz olan güreş ile şu andaki serbest ve grekoromen güreşi birbirine karıştırıyoruz. Bizim ata sporumuz yağlı ya da pehlivan çayır güreşleridir. Güreşçilerimiz, çayırlardan gelerek milli sporcu olmuşlar, içlerinden olimpiyat şampiyonları çıkmıştır. Ancak son yıllarda madalya yerine nal topluyoruz!

Futbolun doğduğu yer olan İngiltere, 1966’dan bu yana şampiyon olamıyor. Sadece 1 kere dünya şampiyonu olmuş. Japonya Judodaki üstünlüğünü uzun yıllardır başka uluslara kaptırmış durumda. Bugün ata sporu, sadece geçmiş tarihin sayfalarında kalmış durumda. Okçulukta bir tek Mete dışında Türk yok. Hangi diğer Türki Cumhuriyetlerin sporcuları, günümüzde Güney Kore, ABD ve Polonyalıları geçebiliyor. Halbuki okçuluk, Türklerin ata sporudur!   

Türk’ten çok yabancı oyuncu!

Biraz da yabancı oyunculara bakalım. Şimdi, Türkiye’de futbol en çok tutulan spor dalı, değil mi? Peki Süper Lig’te sahada kaç Türk oyuncu var? Galatasaray’ın ya da Fenerbahçe’nin sahaya sürdüğü kadroya bak, iki tane Türk oyuncu zor bulursun. Yani neredeyse sahaya çıkarken ‘Türk liginde miyiz yoksa Avrupa’nın bir yerinde mi?’ diye düşünmeden edemiyoruz. Beşiktaş’a bakıyorsun, üç Türk oyuncu zar zor var. En milliyetçi dediğimiz şehirlerimizden Trabzon ve Rize’nin kadrosundaki 35 futbolcudan, 15’i farklı ulustan, kültürden hatta dine mensup.

Avrupa’daki liglerde de yabancı futbolcular var ancak, takımlarda kendi uluslarından oyuncular çoğunluktalar. Bizde neden çoğunluk yabancı? Yabancı futbolcuların çoğunlukta olduğu bir ligde, Türk gençlerinin nasıl parlayacağını kimse bilmiyor. Çocuklarımız alt yapılarda ter döküp üst liglere çıkmayı hayal ederken, sahada Brezilyalılar, Afrikalılar, İtalyanlar top koşturuyor.

Basketbol liglerimizde, tüm takımlarda yerli oyuncudan çok yabancı var. Maça çıkan ilk beşlerin, çoğunda 1’i Türk, diğerleri yabancı. Türk Milli takımda daha Türkçe konuşamayan ‘Sonradan Millileştirdiğimiz’ oyuncular var. Onların başarılarıyla övünüyor, mutlu oluyor ve onların katkılarıyla kazandığımız milli maçları bayrakları alıp sokaklara dökülüyoruz! Takımlardaki koçların çoğu yabancı.

Durum voleybolda da farklı değil. ‘Voleybol ülkesiyiz’ diyoruz ama sahada Amerikan ağırlıklı oyuncularıyla dolu bir lig izliyoruz. Sırp, Brezilyalı, Slovak diğerleri. Boskoviç, Ogbogu, Vargas, Gabi, Guimaraes, Gennaro, Orro, Hagg, Costa, Antropova, Kojima hepsi bizim oyuncularla yan yana.

Milli Takımımızdan Küba menşeili Melissa Vargas’ı çekip aldığınızda, şampiyonalarda ilk 5 takım arasına girmek çok zor. Avrupa ve Dünya Şampiyonu olan diğer Türk Kadınlarımızla elbette gurur duyuyoruz, ancak olimpiyatlarda olduğu gibi, Vargas gününde olmayınca başarı gelmiyor.

Afrika uluslarından devşirdiğimiz atletlerle, atletizmde başarılar kazandık.

Çoğu spor dallarında sadece oyuncular değil, kulüp ve milli takımlarındaki koçlar, antrenörler, teknik adamlar, fiziksel gelişimciler çoğu yabancı pasaport taşıyorlar! Ülkemizdeki onca spor akademilerinden hiçbir hocada mı çıkmadı takım yönetecek? E hadi biz bu kadar yabancı oyuncu ve antrenörü getirip duralım, Türk sporcular ve antrenörler nasıl kendini gösterecek? Yabancı hayranlığı öyle bir noktaya gelmiş ki, artık takımlarda kendi çocuklarımıza yer bulamıyoruz.

Nerede yanlış yaptık?

Şimdi ne yapalım? Bu kadar yabancı sporcuyu takımlardan atıp yerine Türk oyuncular mı koyacağız? Tabii ki hayır! Böyle bir çözüm sorunu daha da karmaşık hale getirir. Zaten gördük, Suudi Arabistan ve Çin futbolda yabancı oyuncu kullanmaya kalktı, ne oldu? Sonuç alamadılar. Futbol ligleri gelişmedi, sadece magazinde yer aldılar. Biz de aynı yolda ilerlersek, elimizde ne başarı kalır ne de sporun tadı.

Öyleyse sorun nedir? Sorun, sporda fırsat eşitliği yaratamamak, gençlerimizi yetiştirememek. Yabancı oyuncuların başarılarıyla övünmek kolay, peki biz Türk sporcularını nasıl parlatacağız? Bu kadar yabancının arasında gençlerimize nasıl şans vereceğiz? Alt yapıdan çıkan çocuklar nasıl kendini gösterecek? Yerli antrenörler nasıl iş bulacak? Spor sahasında başarı sağlamak istiyorsak, önce kendi çocuklarımıza fırsat tanımamız gerekiyor.

Yani iş sadece sahadaki oyunla bitmiyor. Sporu geliştirmek için sporcuyu yetiştirecek eğitim sistemine, antrenörlere ve fırsatlara ihtiyaç var. Yabancılar sahada koşarken, biz Türk çocuklarını nasıl parlatacağız? Eğitimsiz kalırlarsa nasıl başarı sağlayacağız? Her branşta yabancı antrenörler ve sporcular varken, yerli hocalarımıza nasıl iş bulacağız?

Kavgadan başka bir şey çıkmaz!

Son zamanlarda ‘Milli ve Manevi Değerlere Bağlı Oyuncu Yetiştirme Projesi’ tartışma konusu oldu. Sporda evrensellik varken, oyuncuların belirli siyasi, örfi ya da dini değerlere göre eğitmesi ne kadar sonuç verir? Sporu ayrıca siyasi, dini ve örfi değerlerle bağdaştırmanın başarı getirmediği denenmiş bir gerçek.

Spor sahasında başarılı olmak için milli ve manevi değerlere bağlılıktan daha çok, yetenekli ve güçlü olmak sonuç getiriyor. Milli ve manevi değerler sadece sporcuda değil, her bireyde olmalı.

Bu projenin siyasal değerler çerçevesinde yetişmemiş sporcuları ‘ötekileştirebilir’ düşüncesi, tartışmalara neden olacağı açık. Ayrıca bu tür bir oyunculuk eğitiminin, bu eğitime katılmayan diğer oyuncuları ‘milli olmayan’ ya da ‘değerlere bağlı olmayan’ olarak nitelendirme riski taşır.

Milliyetçiliği, manevi değerlere olan sadakati ve dini, ‘Sporculuk’ kavramı içinde siyasi düşüncelerle harmanlamamak lazım gelir. Bundan amaç, ‘Çamurdan da olsa, spor arenasında sadece bizden yana olanlar yarışsın, başarı gelirse de sadece bizimkiler kazanmış olsun!’ diyebilirsiniz. Bu bir siyasi seçimdir.

‘Tüm bizim gibi düşünmeyenleri takımlardan çıkarıp atalım, yerine bizimkileri koyalım?’ düşüncesi, ‘Tüm yabancıları takımlardan çıkarıp atalım, yerine Türkleri koyalım?’ düşüncesinden farksızdır. Bu sonuç çaresizliği getirir. Takımda yarısı farklı millet, din ve kültürden olanlarla, bizim çocuklar arasından bugün dostluk çıkıyor. Ancak yarayı kaşır, kanatırsanız, ileride kavgadan başka bir şey çıkmaz!

Son sözler:

Sonuç ne mi olur? Sporun içindeki tüm unsurları yabancılarla eğitmek zorunda kalmaya devam eder, onların katkısı olmadan başarı sağlayamaz hale gelirsiniz. Sahalarda yabancıların yerini alabilecek ‘Türk Sporcusu’ bulamazsınız. Siyaseti, dini, ırkçılığı sporun içine soktukça, spordan beklenen fayda çıkmaz! Spor, sahada oynanır, politikada değil!

Benden söylemesi!