Tiyatroda Seyirci Olmanın İncelikleri
Sahnede Dram, Seyirci Sıralarında İncelik Bir Gram!
Perde Açıldı, Seyircinin içindeki başrol de yerinde duramadı!
Sahnede Trajedi, Her Koltukta Ayrı Komedi!
Ben yazı okumayı sevmiyorum!
Görsellik bana uyuyor diyenler için,
Yazıyı fotoromanlaştırdım. İsterseniz resimlerle anlayınız!
GÖRSELLEŞTİRİLMİŞ YAZILAR EN ALTTA!
Tiyatro sezonu açıldı. Topluluklar perdelerini aralıyor, oyunlar seyirciyle buluşuyor. Oyuncular rollerine çalıştı, dekorlar kuruldu, ışıklar ayarlandı. Kısacası sahne hazır. Peki biz seyirciler seyretmeye hazır mıyız? Öyle ya, oyuncu haftalarca prova yapıyor; bizim hazırlığımız bazen “Biletler sende mi?” Sorusuyla başlayıp “Telefonun şarjı kaç?” Sorusuyla tamamlanıyor. Sonra koltuğa oturuyor, görevimizi yaptığımızı düşünüyoruz. Oysa bilet bize bir yer gösteriyor; o yerde nasıl bulunacağımızı biraz da kendimiz öğreniyoruz. “Her şeyin bir usulü var” derler. Tiyatroda da perdeyi açmak kadar, perde açılınca çeneyi kapatabilmek marifet!
Gündelik hayatın aceleciliğini, birbirimizi dinlememe alışkanlığını, her yerde biraz daha fazla görünme hevesini bazen tiyatroya da getiriyoruz. Montu vestiyere bırakıyoruz ama “Önce ben!” Tavrımızı yanımıza alıyoruz. Derken sahnede bir oyun, salonda birkaç küçük gösteri başlıyor. Elbette bütün seyircileri aynı koltuğa sıkıştırmayalım. Tiyatroya ilk kez gelen birinin meraklı dikkati, yıllardır ön sırada oturanın parlayan telefonundan çok daha güzel eşlik edebilir oyuna. Görgünün diploması, sanat sevgisinin kıdem cetveli yok. Yine de bu küçük taşkınlıklar çoğaldıkça oyuna gönül verenin keyfi kaçıyor; insan bazen sahneyi görebilmek için önce seyirciye katlanmak zorunda kalıyor. Kimsenin hevesini kırmadan, hepimizin keyfini koruyacak birkaç inceliği hatırlayalım. Sahnedeki oyuna geçmeden, salondaki küçük oyunlarımızı bir konuşalım.
Tiyatro seyircimiz de şimdi daha farklı. Daha doğrusu seyircimiz, tiyatro oyunu seyretmeyi daha az biliyor. Toplumsal yozlaşmayla birlikte eksiklikler kendini hissettiriyor. Seyirci profilinde de olumsuz bir değişme gözlemleniyor. Bilinçli eski seyirci, şimdi yok!
Tiyatroda perde açılır. Bazen de kapı açılır; geç kalan seyircinin “Pardon, affedersiniz, bizim koltuk hangisiydi?” turnesi başlar. Oyuncu sahnede hayatının hesabını verirken biz üçüncü sırada dizlere, çantalara, nasırlara basa basa yer ararız. “Erken kalkan yol alır” demişler; tiyatroya erken gelen de kimsenin ayağını almadan yerini alır. Fuayedeki sohbetin tadı damağımızda kalabilir. Bırakalım orada kalsın; son dedikoduyu salona yetiştirmek gibi bir kültür hizmetimiz yok. Ara bitince de “Şunu da anlatayım” diye kapıda kök salmayalım. Geç kaldıysak veya dışarı çıkıp döndüysek görevlinin bizi uygun bir sahne geçişine kadar bekletmesine içerlemeyelim. Görevli bizi oyuna alıyor; oyunun ortasına indirme yapmıyor.
Koltuğa oturduk diye çevremizdeki görüş alanını da kiralamış sayılmayız. Öne eğilip sahneyi sahiplenince arkamızdaki kişi bilet parasına ense portresi izliyor. Şapkanın gösterişlisi, ambalajın hışırtılısı, parfümün salonu dolaşanı da ayrı birer konuk oyuncu. Her kıpırdanışta öten ayakkabıyla gelmişsek kadroda adımızın bulunmamasına şaşırabiliriz. “Komşu komşunun külüne muhtaçtır” sözü burada biraz değişir: Komşu, komşusunun iki saatliğine sakin oturmasına muhtaçtır. Yiyecek ve içecekte salonun kuralını gözetelim; paketten bir şeker çıkaracağız diye üç perdelik hışırtı üretmeyelim. Rahatsızlığımız gösteriyi izlemeyi güçleştiriyorsa kendimizi zorlamayalım; salondaysak ve çıkmamız gerekiyorsa görevliden yardım isteyelim. Çocukla giderken de oyunun ilan edilen yaş sınırına ve çocuğun hazır oluşuna bakalım. “Benimki çok usludur” güzel bir aile kanaatidir; yaş sınırını değiştiren yönetmen kararı değildir. Çocuğa uygun oyunu seçelim ki ilk tiyatro hatırası “Sus yavrum!” adlı aile dramı olmasın.
Telefonu sessize aldık mı kendimizi kültür sanat liyakat madalyasına aday görüyoruz. Oysa karanlıkta yanan ekran, avucumuzdaki küçük deniz feneri. Oyuncu kayıp aşkını ararken arka sıranın sizin hava durumunuzu öğrenmesine gerek yok. Mesaj, saat, bildirim derken sahnedeki trajediye bir de pil yüzdesi ekleniyor. Eşimizin ısrarıyla gelmiş olabiliriz; fakat bir yanda “Olmak ya da olmamak”, öbür yanda “Penaltı var mı, yok mu?” tartışması aynı salona biraz fazla. Fotoğraf ve video için de önce izin ve çekim koşulları öğrenilir. Basın görevi varsa tiyatroyla belirlenen yerden, uygun ekipmanla ve flaşsız çekim yapılır. Sahnenin önünde sağa sola koşunca haberin peşinde olduğumuzu sanırız; seyirci ise objektifimizin arkasında oyunun peşini kaybeder. “Her şeyin bir yeri var” demişler. Derbinin de var; üçüncü sıranın koltuk aralığı olduğundan kuşkuluyum.
Alkış güzel şeydir; ellerin gönüllü olarak anlaşabildiği ender faaliyetlerden biri. Yalnız onun da zamanı var. Oyuncu sustuğunda belki karakterin dünyası yıkılıyordur; hemen araya girip enkazı alkışlamayalım. Her sessizlik “Buyurun, şimdi siz çalın” daveti değil. Her ışık karardığında alkış koparsa gecenin en çok takdir edilen çalışanı ışık masası olur. Bir tirat içimize işlemiştir, olağanüstü bir performans görmüşüzdür; alkışımız yerini bulur. Ama “Komşu kalktı, ben de kalkayım” telaşıyla ayakta alkışa geçmek biraz apartman toplantısında oy kullanmaya benziyor. “Sürüden ayrılanı kurt kapar” sözü burada işlemez. Oturarak alkışlayanı tiyatro kurdu yemiyor; gönlümüz ayağa kalkmışsa zaten dizlerimize haber verir.
Kahkaha da alkış da oyunun can suyudur. Yeter ki kahkahanın yanında “Beni de fark edin” dilekçesi vermeyelim. Espriyi ilk anlayanın tapu aldığı bir düzen yok; herkesten önce gülünce salonun zekâ müdürü olmuyoruz. Oyuncuyla göz göze gelmek de aramızda gizli bir sohbet kanalı açıldığı anlamına gelmez. Küçük salonda bakışı bize değdi diye el sallamak, başparmağı kaldırmak, “Harikasın!” diye seslenmek hoş bir coşku gibi gelebilir. Gelgelelim karakter ölüm döşeğindeyken üçüncü sıradan moral desteği alınca ölüm bile sırasını şaşırır. Oyun katılım istiyorsa ne âlâ; davet geldiğinde katılırız. “Söz gümüşse sükût altındır” demişler. Tiyatroda bazen altının en değerlisi, tam dilimizin ucunda tuttuğumuzdur.
Boş koltuğu görünce içimizdeki emlak danışmanı uyanmasın: “Önü açık, sahne görüyor, hemen taşınalım!” O yer teknik nedenlerle, erişilebilirlik için veya henüz gelmemiş bir seyirciye ayrılmış olabilir. Belki de oyun sırasında rol gereği oraya oturacak bir oyuncu vardır, bilemezsin ki! Koltukta kimsenin oturmaması, koltuğun bizi beklediğini göstermez. Yer değiştirmek istiyorsak görevliye sorarız. “Sahipsiz mal buldum” sevinciyle ön sıraya kurulup asıl bilet sahibi gelince yüzümüze şaşkınlık dekoru takmanın anlamı yok. “Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür”; tiyatroda da başkasının koltuğu insana loca gibi görünür. Ne var ki hevesimiz, biletin üzerindeki numarayı değiştirmiyor.
Gelelim oyunu beğenmeyince içimizde beliren kaçış planına. Her oyun herkesi sarmayabilir; zevkin gişede satılan ortak bir tarifesi yok. Yine de oyuncu cümlesinin ortasındayken çantayı takıp “Ben hükmümü verdim” yürüyüşüne çıkmak, eleştiriyi biraz fazla ayakkabılı yapar. “Sabreden derviş muradına ermiş”; belki ikinci bölümde oyun açılır, en azından kararımızın dayanağı çoğalır. Ayrılmayı seçiyorsak mümkünse arayı veya görevlilerin göstereceği uygun anı bekleyelim. Sağlık, güvenlik ve zorunlu ihtiyaçlar elbette önceliklidir. Sanat emeğine saygı, seyirciyi koltuğa mahkûm etmekle kurulmaz. Beğenimizi de itirazımızı da başkasının izleme hakkını gözeterek gösteririz. Sonra eleştirimizi yazarız; sandalye gıcırtısını imzamız yerine kullanmamıza gerek kalmaz.
Perde kapandı diye hemen montun kolunu aramayalım. Belki final gelmedi; yalnızca sahne değişiyor. Biz erkenden toparlanınca karakterin kaderiyle vestiyerin çalışma saatleri arasında gereksiz bir gerilim doğuyor. Finali ve selamlamayı bekleyelim. Oyuncuların o son buluşmasının da bir düzeni var; tam sırasında isim bağırıp tanıdık kontenjanından karşılık beklemeyelim. Çiçek vermek istiyorsak tiyatronun uygulamasına göre, çoğu zaman görevli aracılığıyla ayarlarız. Sahneye hediye atmak da sevginin pek isabetli bir ifadesi sayılmaz. Oyuncu rolünden sağ çıkmışken buketten kaçmak zorunda kalmasın. “İyilik yap, denize at” demişler; çiçeği denize de sahneye de atmayalım. Usulünce verelim, sevincimiz yerine ulaşsın.
Oyun bitti, alkış dindi; içimizdeki hatıra fotoğrafçısı şimdi de dekoru keşfe çıkmak isteyebilir. “Bir kare çekilip ineceğiz” derken kendimizi sahnedeki koltuğa kurulmuş, bir sonraki prodüksiyonun seçmelerinde bulmayalım. Sahne, sanatçıların çalışma alanı; dekorun sandalyeye benzemesi, üstüne oturmamız için konduğu anlamına gelmez. “Misafir umduğunu değil, bulduğunu yer” derler; biz bulduğumuz her dekora el sürmeyelim. Fotoğraf için izin alır, oyuncuların uygun yerde seyirciyle buluşmasını bekleriz. Bir güzel akşamı güzel bir hatırayla tamamlamak mümkün. Bunun için sahneye çıkmamız gerekmiyor. Biletimiz oyunu seyretmek için kesildi; başkasının oyununu kendi gösterimize çevirmek için değil!
Hani bir de inceliğini kaybetmiş o seyirciyi uyardınız zaman aldığınız “N’oldu canım rahatsız mı oldunuz?” geri dönüşü yok mu. El Cevap: “Yok canım, ne rahatsızlığı! Biz zaten sizin gösterinize bilet almıştık; şu sahnedekiler de ikide bir araya girmese şahane bir akşam geçireceğiz!”
Benden Söylemesi…




Görüşünüzü yorum olarak belirtiniz!