Ay Tedirginliği!

AyTedirginligi

Perde Açıldı, Kültürel Yorgunluk Göründü!
Oyun Ordu Seyircisinin Kültürel Konforunu Fazla Kaşıdı!

ORDU 3üncü /3. ŞEHİR TİYATROLARI FESTİVALİ 4. GECESİ

ORDU 3. ŞEHİR TİYATROLARI FESTİVALİ’nin dördüncü gecesinde sahnede Özen Yula vardı. Daha doğrusu, onun yaklaşık otuz yıl önce yazdığı, zihinsel dikkat ve kültürel hafıza talep eden metni: “Ay Tedirginliği”.
Sahneleyen ise Bakırköy Belediye Tiyatroları. İki kişilik, oyunculuk yükü ağır, seyirciden yalnızca göz değil; zihin, sezgi ve biraz da kültürel donanım isteyen bir oyun…

Festival broşüründe oyunla ilgili yazılan bir paragraflık yazıyı okuyunca, bu metni yazanların da oyunu tam anlamadan yazdıkları belli oluyor.

Salondaki yaklaşık 200 kişinin önemli bir bölümü, oyunu izlemekten çok, oyunun “bitmesini” izledi.

Çünkü mesele artık yalnızca tiyatro meselesi değil. Mesele, uzun zamandır kültürel reflekslerini kaybetmiş bir toplumun, sanat karşısındaki zihinsel dayanıklılık süresiyle ilgili. Bugünün seyircisi; üç dakikalık videoların, hızlı tüketilen kanaatlerin, ezbersiz düşünemeyen sosyal medya ahalisinin içinden geliyor.

Hal böyle olunca, Özen Yula gibi katmanlı yazan bir metinle karşılaşınca yaşanan şey estetik bir karşılaşma değil; kısa süreli bir bilinç tutulması oluyor.

Oyun boyunca salonda öyle bakışlar vardı ki…
Sanki herkes birbirine gizlice şu soruyu soruyordu:
“Biz şimdi tam olarak neye bakıyoruz?”

Ne yazık ki seyircinin büyük kısmı, oyunun önerdiği düşünsel evrene giremedi. Daha doğrusu girmek istemedi. Çünkü çağımızın en büyük trajedilerinden biri şudur: İnsanlar artık anlamadıkları şeyleri çözmeye çalışmıyor; doğrudan sıkılıyorlar.

Oyun bitti. Alkış başladı.
Modern seyircinin en güvenli sığınağıdır alkış…
Anlamadığında da alkışlar, sıkıldığında da alkışlar, hatta bazen erken çıkamadığı için kendini ödüllendirir gibi alkışlar.

Salondan çıkan insanların yüzlerinde şu tuhaf ifade vardı:
“Bir şey izledik ama ne izlediğimizi tam bilmiyoruz.”

Ve aslında tam da bu yüzden gecenin en dramatik performansı sahnede değil, koltuklarda yaşandı.

Çünkü tiyatro bazen oyuncunun değil, seyircinin kapasitesini ele verir.
O gece sahnede yalnızca “Ay Tedirginliği” oynanmadı; aynı zamanda bir şehrin kültürel dikkat dağınıklığı da sahnelendi.

İşin acı tarafı şu: Perde kapanır kapanmaz : “Ben neden rahatsız oldum?” sorusunu kaç seyirci sordu?
İki – üç kişi anca!

“Bu oyun ne anlattı ?” diye soranlara için,
tam da oradan başlayayım anlatmaya...

DERİN RUH HALİNİN HİKÂYESİ

Ay Tedirginliği, Özen Yula’nın en önemli metinlerinden biridir ve aslında görünen hikâyesinden çok daha derin bir “ruh hali” oyunu olarak okunmalıdır Üstad. Yula burada sadece 1950’lerin İstanbul’unu anlatmaz; bir toplumun modernleşme sancısını, bastırılmış arzularını, yalnızlığını ve “ahlâk” denilen büyük dekorun arkasındaki çürümeyi anlatır.

Oyunun en temel meselesi şudur: İnsan, toplumun ona biçtiği kimlik ile içindeki gerçek arzu arasında sıkıştığında neye dönüşür?

Ve Yula’nın cevabı pek iyimser değildir.

Oyunun Temel önermesi kabaca şudur:

“Bastırılmış arzular, korkular ve yalnızlık; bireyi hem ahlaken hem ruhen parçalar.”

Ama bunu doğrudan bağırarak söylemez. Özen Yula’nın ustalığı burada başlar zaten. Çünkü oyunda herkes biraz eksiktir. Herkes biraz kırılmıştır. Herkes biraz rol yapmaktadır.

1950’lerin İstanbul’u burada sadece bir dönem dekoru değildir; adeta “iki yüzlü toplumun laboratuvarı”dır.

Bir yanda: Batılılaşma hevesi, Modern şehir hayatı, Gece hayatı,  Yeni arzular…

Diğer yanda: Gelenek, Baskı, Namus, Gizlenmek zorunda kalan kimlikler…

İşte oyunun gerilimi tam burada doğar.

“Ay” Neyi Temsil Ediyor?

Başlıktaki “Ay”, romantik bir şiirsellikten ibaret değildir.

Ay burada: bilinçaltını,  geceyi,  gizlenen arzuları,  deliliği,  dönüşümü,  içsel tedirginliği temsil eder.

Gündüz herkes “toplumun istediği insan”dır. Ama gece… İşte orada maskeler düşer. Ay ışığı altında insanlar daha dürüst değil; daha çıplaktır.

Yula’nın kurduğu dünya şunu söyler: Medeniyet dediğimiz şey, üstüne dantel örtülmüş bir korkular yığını olabilir. Ve bu cümle bugün hâlâ korkutucu biçimde günceldir.

Oyunun Seyirciye Kurduğu “Gerçek”

Bence oyunun en önemli başarısı burada.

Çünkü oyun seyirciye: “Bakın bunlar kötü insanlar.”
demez.
Tam tersine: “Bunlar sizsiniz.” der. Hem de sinsice.

Seyirciyi ahlaki üstünlük koltuğuna oturtmaz. Onu rahatsız eder. Çünkü oyundaki karakterlerin: korkuları, ikiyüzlülükleri, yalnızlıkları, bastırılmış cinsellikleri, kaçış arzuları… aslında toplumun ortak bilinçaltıdır.

Yani seyirci oyunu izlerken karakterlere dışarıdan bakmaz; istemeden kendi karanlığına bakar. İşte “Ay Tedirginliği”nin gerçek gücü burada.

Oyunun Alt Metnindeki Büyük Eleştirisi: Toplumsal İkiyüzlülük

Herkes ahlaktan söz eder ama herkes gizlice başka bir hayat yaşar.

1950’ler İstanbul’u burada çok bilinçli seçilmiştir.

Çünkü Türkiye’nin: “modernleşiyoruz” dediği, ama ruh olarak hâlâ korkularıyla yaşadığı dönemdir. Bir nevi “Makyaj yapılmış muhafazakârlık.”

Bugün sosyal medyada filtreyle erdem satan insanların atası gibi düşünebilirsin.

Kentin İnsan Ruhunu Öğütmesi

İstanbul oyunda sadece şehir değildir. Adeta canlı bir organizmadır. Sisli… boğucu…
daraltıcı…
İnsanları yutar. Kalabalığın içindeki yalnızlık hissi oyunun damarlarından biridir.

Özen Yula’nın İstanbul’u:

Yahya Kemal’in romantik İstanbul’u değildir, Tanpınar’ın estetik hüznü de değildir. Daha kirli, daha kırık, daha geceye ait bir İstanbul’dur.

Arzu ile Ahlâk Çarpışması

Oyunda karakterler çoğu zaman “kötü” oldukları için değil, “kendileri olamadıkları” için trajikleşirler. Çünkü toplum: arzuyu bastırır,  kimliği bastırır,  özgürlüğü bastırır.  Ama bastırılan şey yok olmaz. Yeraltına iner. Ve orada çürür.

Yula’nın en sert cümlesi belki de görünmeden şudur: Bastırılmış toplumlar, sonunda ruh hastası toplumlara dönüşür.

Oyunun Seyircide Oluşturulmak İstediği Duygu

Bu oyun seyirciyi: ağlatmak,  güldürmek,  şaşırtmak için yazılmış bir oyun değildir yalnızca.  Asıl hedef: huzursuzluk yaratmaktır. Oyundan çıktıktan sonra seyircinin içinde hafif bir kirli his bırakır.

Sanki: herkes biraz yalnız, herkes biraz sahte, herkes biraz korkakmış gibi…

İyi tiyatronun alameti budur zaten! Salon çıkışında: “Ne güzel oyundu.” dedirtmekten çok, “Ben neden rahatsız oldum?” sorusunu sordurur.

Oyunun Önermesi:

Özen Yula bu oyunda 1950’leri anlatıyor gibi görünse de aslında Türkiye’nin hiç bitmeyen ruh halini anlatır:

Modernleşmek isteyen ama korkan…  Özgür olmak isteyen ama yargılayan…  Arzulayan ama suçluluk duyan… Kalabalık içinde yalnız yaşayan bir toplum…

“Ay Tedirginliği”nin esas önermesi belki tek cümlede şudur: İnsan, kendi hakikatiyle yüzleşemediği sürece huzurlu olamaz. Ve toplumlar da öyle.

Benden Söylemesi…