Sürdürülemeyen Sürdürülebilirlik!

surdurulebilirlik
Sürdürülebilirlik

Mış gibi değil, gerçekten sürdürebilirlilikten söz ediyoruz.
Herşeyden önce kavramı bilmiyoruz!
Çoğumuz, sürdürülebilirliği
bir şeyin devam ettirilebilmesi demektir ,diye biliyor.

Son yıllarda bazı kelimeler var ki, ağzımıza sakız oldu.

İnovasyon. Dijital dönüşüm. Yeşil dönüşüm. Karbon ayak izi.
Ve tabii ki listenin ağır abisi: Sürdürülebilirlik.

Şirket sunumlarında var. Web sitelerinde var. Faaliyet raporlarında var.
Ambalajların üzerinde yaprak resmiyle beraber o da var.

Bir tek bazen işin kendisinde yok.

Çünkü sürdürülebilirlik, logonun yanına yeşil bir yaprak kondurunca ortaya çıkan sihirli bir özellik değil. Hele ambalajın üzerine “doğa dostu” yazıp arkasına üç tane ağaç resmi koymakla hiç değil.

Keşke o kadar kolay olsaydı.

Bir çam ağacı fotoğrafı, iki yeşil ikon, biraz da “gelecek nesiller” deyip meseleyi kapatırdık. Ama doğa o kadar saf değil.

Aslına bakarsan güya herkes ‘Sürdürülebilirlik’ nedir bildiğini sanıyor. Çık sokağa teker teker sor, tam tanımı yüz kişiden 5’inden bile alamazsın. Kelime anlamıyla sürdürülebilirlik, bir şeyin devam ettirilebilmesi demektir, diyeceklerdir. Bu denli de cahiliz. Cahilliğimizden de haberimiz yok!

Peki, sürdürülebilirlik nedir?

Yaygın tanımı ise şudur: Bugünün ihtiyaçlarını karşılarken gelecek nesillerin ihtiyaçlarını tehlikeye atmamak.

Güzel. Ama bana sorarsanız bu tanımın hafif insan merkezli bir tarafı var. Çünkü dünya yalnızca insanın kullanımına tahsis edilmiş dev bir alışveriş merkezi değil. İçinde hayvanlar var, bitkiler var, ormanlar var, denizler var, toprak var, su var… Biz de bütün bunların arasında yaşayan türlerden yalnızca biriyiz.

Evet, biraz fazla gürültü çıkarıyoruz. Biraz fazla tüketiyoruz. Biraz da ev sahibi edasıyla dolaşıyoruz. O kadar.

Dolayısıyla sürdürülebilirliği yalnızca “gelecekte insanların ihtiyaçlarını nasıl karşılarız?” diye düşünmek eksik kalıyor.

Asıl soru şu olmalı: Bu gezegende yaşamın devamını nasıl sağlayacağız?

Çünkü su yoksa insan da yok. Toprak yoksa tarım yok. Tarım yoksa market rafındaki o afili ürün de yok.

Doğa faturayı biraz geç kesiyor olabilir ama hesabı şaşmaz.

Dünya dediğimiz yer aslında evimiz.

Sürdürülebilirliğin üç temel ayağından söz edilir: Ekoloji, sosyoloji ve ekonomi.

Ekoloji ile ekonominin kökenlerinin aynı yere dayanması ayrıca hoşuma gider. Her ikisi de eski Yunancadaki “oikos”, yani “ev” kelimesinden gelir.

Ekoloji kabaca evin düzenini anlamaya çalışır. Ekonomi ise o evin nasıl yönetileceğiyle ilgilenir.

İşin ilginci şu: Biz ekonomiyi pek sevmişiz. Ekolojiyi biraz üvey evlat bırakmışız. Evin kasasını yönetiyoruz ama salonu yakıyoruz.Sonra dönüp: “Bu ay gelirlerimiz gayet iyi.” diyoruz. İyi de perde yanıyor arkadaş!

Kendi evimizde nasıl davranıyoruz? Musluk açık kalınca kapatıyoruz. Elektrik gereksiz yanıyorsa söndürüyoruz. Çöpü salonun ortasına dökmüyoruz. Balkondan aşağı kimyasal atık boşaltmıyoruz. En azından çoğumuz yapmıyoruz.

Peki dünyanın tamamını evimiz kabul ettiğimizde neden davranışlarımız değişiyor? Çünkü evin sınırını duvarlarımızla çiziyoruz. Oysa sürdürülebilirliğin özü çok basit: Evimizi mahvetmeden yaşamayı becermek. Kurumsal sürdürülebilirlik de bunun şirket ölçeğindeki karşılığıdır.

Şirketiniz sürdürülebilir olmak istiyorsa nereden başlamalı?

Önce sürdürülebilirliği şirketin süsü değil, meselesi yapın

Sürdürülebilirlik şirketinizin misyonunda gerçekten yer almalı. Ama cümlede değil, zihniyette.

“Doğaya ve geleceğe değer veriyoruz.” Güzel. Kim vermiyor?

Henüz faaliyet raporuna: “Doğayı pek umursamıyoruz, elimizden geldiğince tüketiyoruz.” yazan şirkete rastlamadım.

Önemli olan ne söylediğiniz değil, bunun karşılığında ne yaptığınız.

Neyi azaltacaksınız? Neyi değiştireceksiniz? Ne kadar sürede yapacaksınız? Nasıl ölçeceksiniz?

Bunlar belli değilse sürdürülebilirlik hedefi değil, iyi niyet temennisidir. İyi niyet güzeldir. Ama fabrika onunla çalışmıyor.

Ürününüzü daha çevreci hale getirin,

Hammaddeden başlayın. Mümkünse yenilenebilir, geri dönüştürülebilir, yeniden kullanılabilir veya doğada daha kolay çözünebilen malzemeleri tercih edin.

Sektörünüz nedeniyle bunu tamamen yapamıyor olabilirsiniz. Olabilir. Sürdürülebilirlik zaten çoğu zaman “ya hep ya hiç” meselesi değildir.

Bugün yüzde 10 iyileştirirsiniz. Yarın yüzde 20. Önemli olan sürekli daha az zarar veren tarafa yürümektir.

Burada özellikle ambalaj sektörü için küçük bir parantez açmak gerekir: Ambalajı sırf çevreci görünsün diye küçücük bir yeşil yaprakla donatmak ambalajı çevreci yapmaz.

Malzeme ne? Kaç gram? Geri dönüşebilir mi? Farklı malzemeler birbirinden ayrılabiliyor mu? Üretirken ne kadar enerji harcanıyor? Taşırken ne kadar yer kaplıyor? Gereksiz ambalaj büyüklükleri, çok malzeme kullanalım, büyük görünsün, hastalığımızı nasıl düzeltebiliriz?

İşte mesele burada.

Yeşil renk çevreci değildir. Doğru tasarım çevrecidir.

Sera gazını ölçmeden azaltamazsınız!

Bir şirket üretim sürecindeki sera gazı salımını bilmiyorsa azaltması da biraz kahve falına döner. “Geçen yıl biraz azaltmış olabiliriz.” Olabilir… Belki artırdınız. Önce nerede, ne kadar salım oluşturduğunuzu belirleyin.

Üretim. Enerji kullanımı. Nakliye. Hammadde. Depolama. Lojistik. Sonra azaltabileceğiniz noktaları bulun. Çünkü ölçmediğiniz şeyi yönetemezsiniz.Yönetemediğiniz şeyi de sürdürülebilir ilan ederseniz, o başka bir şey olur: Sürdürülebilir reklamcılık.

Enerjinin nereden geldiğine bakın!

Enerji tüketimini azaltmak önemli. Ama kullandığınız enerjinin kaynağı da en az miktarı kadar önemli. Güneş, rüzgâr ve diğer yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımını artırabilirsiniz. Kendi tesisinizde üretim yapabiliyorsanız ne âlâ.

Yapamıyorsanız yenilenebilir kaynaklardan elektrik tedarik edebilir veya bunu belgeleyen sistemlerden yararlanabilirsiniz. Yani sadece: “Elektrikleri kapatalım arkadaşlar.” seviyesinde kalmayalım.

Elbette kapatalım. Ama konu bundan biraz daha büyük.

Sürdürülebilirlik sadece karbon değildir.

Son yıllarda sürdürülebilirlik konuşulunca bütün suç karbonun üzerine kaldı. Karbon neredeyse mahallenin haylaz çocuğu oldu. Ne olsa ona bakıyoruz. Oysa katı atık var. Sıvı atık var. Su tüketimi var. Kimyasal kullanım var. Hammadde kaybı var. Gereksiz üretim var. Gereksiz paketleme var.

Bir ürünü küçücük üretip üç kat ambalaja sararak sonra ambalajın üzerine: “Gezegenimizi seviyoruz.” yazmak biraz tuhaf kaçıyor. Gezegeni seviyorsak önce paketinden belli olsun. Doğru atık yönetimi yalnızca çevreye fayda sağlamaz.

İşletmenin cebine de fayda sağlar. Çünkü atık dediğimiz şey çoğu zaman çöpe giden hammaddedir. Yani aslında çöpe yalnızca malzeme atmıyorsunuz. Para da atıyorsunuz.

Bu cümle çevre bilincinin yetmediği bazı toplantılarda özellikle işe yarayabilir.

Tüketimi azaltın! İsrafı önleyin!

Dünyadaki hiçbir kaynak sonsuz değil.

Fakat biz bazen şirketleri sonsuz kaynakla çalışan uzay gemileri gibi yönetiyoruz. Işıklar açık. Klima çalışıyor. Makine boşuna dönüyor. Musluk akıyor. Kâğıt basılıyor. Depoda kullanılmayan ürünler yatıyor. Sonra sürdürülebilirlik toplantısı için 48 sayfalık renkli sunum basılıyor.

İşte hayat bazen insanla böyle eğleniyor. Küçük tüketimleri küçümsemeyin. Bir ampul küçük olabilir. Ama yüzlercesi küçücük değildir.

Bir damla su önemsiz olabilir. Ama yıl boyunca akan musluk hiç de romantik değildir.

Çalışanınızı oyunun dışında bırakmayın.

Şirket sürdürülebilir olacak, çalışan olmayacak… Olmaz. Çalışanlarınıza yalnızca duvara asılmış “enerjiyi koruyalım” afişleri göstermeyin.

Sistemi kolaylaştırın. Atıkları ayırabilecekleri alanlar oluşturun. Gereksiz tüketimi azaltacak düzen kurun. Toplu taşımayı, bisikleti veya ortak ulaşımı teşvik edin. Tek kullanımlık ürünleri azaltın.

Ama en önemlisi: Yönetici olarak önce siz uygulayın. Çünkü patron odasında klima 18 derecede çalışırken personele enerji tasarrufu maili atmak, mizah dergilerinin işine yarar. İnsanlar söylenene değil, çoğu zaman yapılana bakar.

Asıl mesele bakış açısı!

Bütün bunların üzerinde daha temel bir konu var: İnsanı dünyanın merkezinden biraz kenara çekmek. Belki bir sandalyecik kadar.

Çünkü insan doğanın patronu değil. Doğanın içinde yaşayan bir canlı. Ve hayatımızı sürdürebilmek için sandığımız kadar çok şeye ihtiyacımız yok. Temiz su. Sağlıklı toprak. Temiz hava. Yaşanabilir bir çevre. Güvenli besin.

Bunlar varsa gerisi üzerine inşa edilebilir. Ama bunlar yoksa ekonomik büyüme grafiğiniz ne kadar yukarı giderse gitsin, bir yerde grafik de bitecek. Çünkü üzerinde ekonomi kuracağınız bir gezegen kalmadıktan sonra çeyrek büyüme oranının pek kimseyi heyecanlandıracağını sanmıyorum.

Sonunda rapor da gelir, kazanç da!

Şirketiniz bunları gerçekten yapıyorsa sürdürülebilirlik konusunda ciddi bir mesafe almışsınız demektir.

Sonra yaptıklarınızı ölçersiniz. Raporlarsınız. Belgelersiniz. İş ortaklarınıza anlatırsınız. Sürdürülebilir üretimi önemseyen müşterilere ulaşırsınız. Finansman ve teşvik imkânlarından yararlanırsınız. Marka itibarınız güçlenir.

Üstelik çoğu uygulama zamanla enerji, hammadde ve üretim maliyetlerinde de tasarruf sağlar. Yani sürdürülebilirlik işletmeye: “Para kazanma, sadece doğayı düşün.” demez. Tam tersine: “Para kazan ama para kazanacağım diye üzerinde para kazanabileceğin dünyayı tüketme.” der.

Galiba bütün meselenin en kısa tarifi de bu. Çünkü sürdürülebilirlik, dünyayı kurtarmak gibi büyük ve tumturaklı sözlerle başlamıyor.

Musluğu kapatmakla başlıyor. Doğru malzemeyi seçmekle başlıyor. Daha az tüketmekle başlıyor. Ürettiğiniz şeyin sonrasını düşünmekle başlıyor.

Kısacası mesele yeşil görünmek değil. Yeşili tüketmeden büyüyebilmek.

Yoksa şirket tabelasının yanına bir yaprak daha koyarız. Orman olur. Ama dünya yine kurtulmaz.

 
Benden Söylemesi…