Kadın Emeği Var, Hatırlayan Yok!
Velhasıl, yıllarca evin ve iş yerinin direği olmuş.
Sonra bir gün çıkıp “Ben de biraz yoruldum” deyince şaşırıyoruz.
Kadınların iş hayatındaki görünürlüğünden söz açıldığında, nedense ilk aklımıza gelen çözüm kadına biraz daha ses vermek oluyor. “Kendini anlat”, “Başarılarını paylaş”, “Biraz öne çık”, “Yaptığın işi görünür hâle getir”, “Sosyal medyada daha aktif ol” diye tavsiyeler sıralıyoruz.
Sanki ortada yıllardır çalışan bir motor yokmuş da mesele yalnızca kornanın yeterince yüksek ses çıkarmamasıymış gibi davranıyoruz. Oysa bazen problem kadının kendisini anlatamaması değil; yıllardır yaptığı işlerin artık çevresindekiler tarafından iş bile sayılmaması. İnsan bir işi uzun süre kusursuz yapınca garip bir şey oluyor: Önce takdir ediliyor, sonra alışılıyor, en sonunda da “zaten yapması gereken” bir şeye dönüşüyor. Hani mahallenin çeşmesi vardır, yıllardır akar. Kimse gidip çeşmeye teşekkür etmez. Bir gün su kesilir, bütün mahalle belediyeyi arar. Görünmeyen emek de biraz böyledir; varken kimse fark etmez, yokken kıyamet kopar.
Üstelik bu hikâye çoğu zaman iş yerinde başlamıyor. Çok daha önce, evde başlıyor. Evde kimin doktor randevusunun ne zaman olduğunu kim hatırlıyor? Çocuğun okul gezisi için hangi kâğıdın imzalanacağını kim biliyor? Evde deterjanın bitmek üzere olduğunu, büyükannenin kontrol tarihinin yaklaştığını, cuma günü misafir geleceğini, çocuğun spor ayakkabısının küçüldüğünü, bayramda hangi akrabanın aranmazsa gönül koyacağını kim düşünüyor? Bunların her biri tek başına bakıldığında küçük işler. Fakat hepsini aynı beynin içinde bir araya getirince ortaya küçük çaplı bir hava trafik kontrol merkezi çıkıyor. Uçaklar iniyor, uçaklar kalkıyor, biri gecikiyor, öteki pist bekliyor; kulede oturan kişi ise bir yandan akşam yemeğinde ne pişeceğini düşünüyor.
İşin eğlenceli tarafı, bütün bunların zamanla kadının “karakter özelliği” hâline gelmesi. “O zaten düzenlidir”, “O böyle şeyleri sever”, “Onun hafızası kuvvetlidir”, “O çocuklarla daha iyi ilgilenir”, “O insanları bir arada tutmayı beceriyor.” Pek güzel. Birkaç yıl sonra kadının emek vererek geliştirdiği beceriler sanki fabrikadan çıkarken üzerine takılmış aksesuarlar gibi kabul ediliyor. Kadın doğuştan doktor randevusu hatırlama modülüyle gelmiş, erkek modelinde o donanım opsiyonelmiş gibi. “Evi dişi kuş yapar” diye de atasözünü yapıştırdık mı mesele tamam. Fakat atasözünün ikinci cümlesini nedense kimse yazmamış: “Dişi kuş yapar, diğer kuş da yuvada oturup mimariyi eleştirir.”
Şaka bir yana, görünmeyen emek denilen şey yalnızca ütü yapmak, yemek hazırlamak, çocuğu okula bırakmak gibi görünen işler değildir. Asıl yorucu taraf çoğu zaman bunların arkasındaki zihinsel organizasyondur. Bir şeyi yapmak başka, onun yapılması gerektiğini sürekli hatırlamak başka bir iştir. Markete gitmek yarım saat sürer; evde neyin eksildiğini gün boyunca kafanın bir köşesinde tutmak ise görünmeyen bir mesai yaratır. Bir insanın üzgün olduğunu fark etmek iki saniye sürebilir ama ardından “Ne oldu?”, “Nasıl yardımcı olabilirim?”, “Bir sorun mu var?” diye zihnin içinde başlayan süreç bazen saatlerce sürer. Bu nedenle bazı işler kronometreyle ölçülemez. Beş dakika sürer ama bütün gün kafanızın içinde oturur.
Bilgisayarınızda aynı anda otuz pencere açık bırakın, makine bir müddet sonra ağırlaşmaya başlar. İnsan zihni de farklı değil. Fakat bilgisayarın sağ üst köşesinde küçük bir çarpı işareti var; tıklarsınız, pencere kapanır. Keşke insan beyninde de akşam saat onda “Aile sorumluluklarını kapatmak istediğinizden emin misiniz?” diye bir seçenek çıksa. “Eminim kardeşim, hatta kaydetmeden çık!” diyebilsek. Olmuyor. Kadının zihnindeki sekmeler açık kalıyor. Ertesi sabah sistem kaldığı yerden yeniden başlıyor.
Bu alışkanlık zamanla iş hayatına da sızıyor. Evde “Nasıl olsa o düşünür” denilen kadın, iş yerinde “Nasıl olsa o halleder” kadınına dönüşüyor. Toplantının ardından ortada kalan işi kim toparlayacak? O. Yeni başlayan personele sistemi kim anlatacak? O. Müşteri gerildiğinde ortamı kim yumuşatacak? O. Yönetici bir ayrıntıyı unuttuğunda kim hatırlatacak? O. İki bölüm arasında iletişim koptuğunda kim araya girip ipleri yeniden bağlayacak? Yine o. Bir müddet sonra ortaya çok ilginç bir çalışan modeli çıkıyor: Görev tanımında beş madde yazıyor, fiilen yirmi beş işi yürütüyor. Şirket onu işe bir pozisyon için almış ama zaman içinde kendisi kurumun İsviçre çakısına dönüşmüş. Tornavida lazım, var. Makas lazım, var. Tirbuşon lazım, o da var. Bir tek kullanım kılavuzunda “Bu kadar yük bindirmeyiniz” yazısı eksik.
Sonra performans görüşmesi geliyor. Herkes memnun. “Sana çok güveniyoruz”, “Sen olmayınca işler aksıyor”, “Sen her problemi çözüyorsun”, “Ekip seni çok seviyor.” İnsan bunları duyunca doğal olarak arkasından güzel bir şey geleceğini düşünüyor. Terfi, ücret artışı, yeni yetki, daha güçlü bir pozisyon… Fakat bazen cümlenin devamı şöyle oluyor: “Sen bulunduğun yerde bizim için çok değerlisin.” İşte Türkçenin en zarif park manevralarından biri! Yani, “Sen orada o kadar çok iş yapıyorsun ki seni oradan oynatırsak bütün düzen bozulacak.” İnsan çalışa çalışa kendi terfisinin önündeki en büyük engele dönüşebiliyor. Vazgeçilmez olmak kulağa hoş geliyor ama bazen “Buradan ayrılamazsın” anlamına da gelebiliyor.
Tam bu noktada önemli bir ayrım ortaya çıkıyor: Çok değer üretmek ile ürettiğiniz değerin size geri dönmesi aynı şey değildir. İnsan çok çalışabilir, herkesin yükünü hafifletebilir, kurumun hafızasını taşıyabilir, zor müşterileri idare edebilir, ekibi bir arada tutabilir. Fakat bunların hiçbiri doğru biçimde tanımlanmıyorsa, kariyerinizde karşılığı oluşmayabilir. İş hayatında yalnızca iyi olmak yetmiyor; ne konuda iyi olduğunuzun da bilinmesi gerekiyor. “Çok çalışkan”, güzel. Ama ne yapıyor? “Çok yardımsever”, şahane. Peki hangi problemi çözüyor? “Her işi halleder.” İşte burada biraz durmak lazım. Çünkü “her işi halleder” cümlesi bazen uzmanlığınızı anlatmaz; aksine uzmanlığınızı görünmez hâle getirir.
Kişisel marka meselesinin de burada yanlış anlaşıldığını düşünüyorum. Kişisel marka deyince insanların gözünde hemen sosyal medyada her sabah “Başarı bir yolculuktur” yazıp altına gün doğumuna bakarken çekilmiş fotoğrafını koyan biri canlanıyor. Ardından gelsin etiketler: #liderlik, #başarı, #motivasyon, #takımruhu, #vizyon… Yahu sabah toplantısı yaptınız, Everest’e tırmanmadınız! Kişisel marka her yaptığını megafonla anlatmak değildir. İnsanın hangi değeri yarattığını bilmesi ve çevresinin de onu doğru değerle tanımasını sağlamasıdır.
Burada özellikle kadınların önünde tuhaf bir kültürel eşik var. Bir kadın yaptığı işi anlatmadığında “ne kadar mütevazı” denebiliyor; anlattığında ise “kendini çok öne çıkarıyor” eleştirisi gelebiliyor. Sessiz kalsa görünmüyor, konuşsa iddialı bulunuyor. Kararlı davransa sert, yumuşak davransa liderliği zayıf. İnisiyatif alsa kontrolcü, almasa pasif. Terazi öyle bir ayarlanmış ki üzerine çıkan insan kilosunu değil, sabrını ölçüyor. Bu nedenle bazı kadınlar güvenli yolu seçip “Ben işimi yapayım, nasıl olsa görülür” diyor.
İşte o “nasıl olsa” kelimesine pek güvenmeyin. Hayatta nice emeğin başına ne geldiyse biraz da bu “nasıl olsa”dan gelmiştir. “Nasıl olsa fark ederler”, “Nasıl olsa biliyorlar”, “Nasıl olsa yöneticim görüyor.” Adam kendi masasındaki dosyayı bulamıyor, sizin altı aylık emeğinizi nasıl keşfedecek? Kimse eline büyüteç alıp şirket koridorlarında Sherlock Holmes gibi dolaşmıyor: “Burada sessiz sedasız değer yaratan bir çalışan olmalı, izler onu gösteriyor!” İş hayatı çoğu zaman bu kadar romantik çalışmıyor.
Bu yüzden insanın yaptığı işi anlatması övünmek değildir. Mesele nasıl anlattığınızdır. “Bu projeyi ben kurtardım” demek başka, “Projede iki ekip arasındaki koordinasyonu yeniden kurarak gecikmeyi önledim” demek başka. “Müşteriyi ben tuttum” demek başka, “Müşterinin temel itirazlarını tespit edip süreci yeniden düzenledik ve ilişkiyi koruduk” demek başka. Birinde kendinizi parlatmaya çalışıyorsunuz, diğerinde yaptığınız işin sonucunu tarif ediyorsunuz. Marifet iltifata tabidir demişler. Doğru. Fakat marifeti odanın en karanlık köşesine saklayıp iltifatın el feneriyle sizi bulmasını beklemek de fazla iyimserlik olur.
Kadınların kendi emeklerini küçültürken kullandıkları bazı cümleler de vardır ki insan duyunca hafifçe dürtesi geliyor. “Ufak bir katkım oldu.” Bir bakıyorsunuz projenin yarısını yapmış. “Ben sadece destek verdim.” Biraz kurcalıyorsunuz, ekip dağılmasın diye altı ay boyunca organizasyonu o yürütmüş. “Aslında herkes yapardı.” Peki herkes neredeydi? “Ekip başarısıydı.” Elbette ekip başarısıdır ama ekibin içinde sizin payınızın adını söylemek ekibin diğer üyelerine hakaret değildir. Tevazu güzeldir. Fakat fazlası insanın kendi emeğine karşı haksızlığına dönüşebilir.
Alçakgönüllülük insanın kendi boyunu sürekli kısa göstermesi değildir. Boyunuz bir yetmişse nüfus müdürlüğünde “Ben kendimi bir elli beş kabul ediyorum, mütevazıyımdır” demiyorsunuz. Yaptığınız iş için de bunu yapmamak gerekir. Üstelik insan kendisine kolay gelen becerileri daha fazla küçümser. “Ben zaten insanlarla iyi anlaşırım”, “Ben biraz düzenliyimdir”, “Sorun görünce hemen çözüm üretirim”, “Müşterinin ne istediğini çabuk anlarım.” İşte belki de para ettiğini fark etmediğiniz asıl mesleki beceriler bunlardır. Bir şeyin size kolay gelmesi, onun kolay olduğu anlamına gelmez. Balığa yüzmek kolaydır diye yüzmek değersiz değildir.
İnsan zaman zaman kendi işine dışarıdan bakmalı. Son altı ayda hangi sorun sizin müdahalenizle çözüldü? Siz olmadığınızda hangi iş yavaşlıyor? İnsanlar neden sürekli size danışıyor? Hangi konuda “Bir de ona soralım” denilen kişisiniz? Hangi işi yıllardır o kadar düzenli yapıyorsunuz ki artık kimse onun bir emek olduğunu düşünmüyor? Bu soruların cevabı, insanın hem kariyerini hem de hayatındaki yük dağılımını yeniden görmesini sağlar.
Çünkü görünmeyen emeğin daha tehlikeli tarafı yalnızca iş yerinde terfi alamamak değildir. Mesele hayatın tamamına yayılabilir. Sürekli başkalarının ihtiyacını fark eden insan, zamanla kendi ihtiyaçlarını ertelemeye başlayabilir. Herkesin takvimini düzenleyen kişinin kendi hayatında boş bir saat kalmaz. Herkesin sorununu dinleyen kişinin kendi derdini anlatacak vakti olmaz. Herkesin işini kolaylaştırırken kendi hayatını zorlaştırabilir. Üstelik çevresindekiler bunu kötü niyetle bile yapmayabilir. İnsan konfora çabuk alışır. Birisi sürekli kapıyı açıyorsa bir müddet sonra kapının kendiliğinden açıldığını zannetmeye başlarsınız.
İşte burada biraz da görünmezliği yaratan davranışları konuşmak gerekir. Belki çözüm sürekli daha görünür olmaya çalışmak değildir. Bazen daha az görünmez iş üstlenmektir. Her açığı kapatmamak, her unutulan işi hatırlatmamak, her problemi sahiplenmemek, herkesin sorumluluğunu sırtına almamak gerekir. Çünkü insan sürekli başkalarının düşürdüğü topları toplarsa, çevresindekiler top düşürmekte ustalaşır. “Nasıl olsa biri topluyor.” Sonra bir gün siz topu yerden almayınca dönüp şaşkınlıkla sorarlar: “Ama bunu sen yapıyordun!”
Evet, yapıyordum. Ama tapusu benim üzerime değildi.
Bu cümle bence pek çok insanın hayatında çerçeveletilip duvara asılabilir. Çünkü bir işi uzun süre yapmak, o işin sonsuza kadar sizin sorumluluğunuz olduğu anlamına gelmez. Bazı görevler vardır, zamanında iyi niyetle üstlenirsiniz; sonra sessizce meslek hanenize kaydedilir. Ailede organizasyon sorumlusu, iş yerinde sorun çözücü, arkadaş grubunda psikolojik danışman, apartmanda arabulucu… Bir bakmışsınız devlet dairesi gibi olmuşsunuz; herkes sizden hizmet alıyor ama personel sayısı bir.
Bu nedenle kadın emeğini konuşurken yalnızca “Daha çok görünür olun” demek bana eksik geliyor. Asıl sorulardan biri şu olmalı: “Neyi artık görünmez biçimde taşımamalıyım?” Çünkü insanın değerinin fark edilmesi için her zaman daha fazla iş üretmesi gerekmiyor. Bazen zaten yaptığı işin adını koyması gerekiyor. Bazen sınır çizmesi, bazen sorumluluk iade etmesi, bazen de “Bu işi ben yaptım” diyebilmesi gerekiyor.
“Bu işi ben yaptım” cümlesi niçin bize bu kadar ürkütücü geliyor, onu da anlamış değilim. İnsan bunu söyler söylemez arkasından mehter takımı çıkmayacak. Davul zurna çalıp meydanda dolaşmayacak. Yalnızca gerçeği tarif etmiş olacak. Bir mimar yaptığı binaya “Bu benim tasarımım” diyebiliyor. Ressam tablosunun altına imzasını atıyor. Yazar kitabının kapağına adını koyuyor. Kimse “Ay ne kadar kendini övüyor” demiyor. Peki bir çalışan yaptığı başarılı işe sahip çıktığında niçin hemen ego alarmı çalıyor?
Belki de özellikle kadınlara yıllarca öğretilen “çok öne çıkma, ayıp olur; fazla iddialı olma; uyumlu ol; fedakâr ol” terbiyesinin iş hayatına uzanan gölgesidir bu. Fedakârlık güzeldir ama sürekli aynı kişiden beklendiğinde erdem olmaktan çıkar, görev tanımına dönüşür. İyi niyet güzeldir ama sınırsız olduğunda bedelini çoğu zaman iyi niyetli kişi öder. Atalarımız “Ağaç yaşken eğilir” demiş. Biz bazen işi biraz abartıp ağacı eğerken üzerine çamaşır da asmışız.
Üstelik daha fazla çalışmanın her zaman daha fazla değer getirdiğine ilişkin tuhaf bir inancımız var. İnsan yoruluyorsa önemli bir şey yapıyor sanıyoruz. Sabah erken geliyor, gece geç çıkıyor; demek ki çok değerli. Oysa bazen gece yarısına kadar çalışmak başarılı organizasyonun değil, kötü organizasyonun sonucudur. İnsan kendisini tüketerek değerini kanıtlamak zorunda değildir. İşleyen demir ışıldar, doğrudur; ama demiri gece gündüz işletirseniz bir gün aşınır. Atasözlerinin devamını da zaman zaman bizim yazmamız gerekiyor.
Asıl amaç daha çok çalışmak değil, yaratılan değerin karşılığını bulmasıdır. Bu karşılık yalnızca maaş da değildir. Yetki olabilir, zaman olabilir, terfi olabilir, takdir olabilir, daha nitelikli projeler olabilir. Bazen karşılık, insanın bir pazar günü hiçbir şeyi düşünmeden kahvesini içebilmesidir. Çünkü hayat yalnızca kariyer basamaklarından ibaret değil. Başarı uğruna kendi hayatınızın seyircisine dönüşüyorsanız orada bir tuhaflık vardır.
Belki kadınların iş hayatında yapması gereken en önemli şeylerden biri de kendi emeğini önce kendisinin ciddiye almasıdır. Çünkü insan kendi yaptığı işi sürekli “Ne var bunda?” diye küçültürse, çevresinin o işe paha biçmesini beklemek pek gerçekçi değildir. “Ben zaten yapıyorum”, “Kolay bir şey”, “Önemli değil” diye diye insan kendi emeğini indirim reyonuna koyabilir. Sonra da herkes indirimli almaya alışır.
İğneyi biraz kendimize batırmanın zamanı geliyor. Hayatımızın hangi alanında yıllardır öylesine düzenli bir değer yaratıyoruz ki artık kendimiz bile onu emek saymıyoruz? Hangi becerimizi küçümsüyoruz? Hangi sorumluluğu iyi yaptığımız için sonsuza kadar sırtımıza yükledik? Hangi iş başkasının görevi olduğu hâlde “Ben daha hızlı yaparım” diyerek üzerimize aldık? Ve en önemlisi, bunların hangisini artık sahibine geri vermemiz gerekiyor?
Çünkü gerçek görünürlük herkesin sizi görmesi değildir. Her toplantıda konuşmak, her başarıyı paylaşmak, sosyal medyada sürekli “Ben buradayım” demek hiç değildir. Gerçek görünürlük insanın önce kendi emeğini görebilmesidir. Ne yaptığını, neyi iyi yaptığını, neyin karşılığını alamadığını ve hangi yükü artık taşımak istemediğini bilmesidir. Başkalarının sizi nasıl gördüğünü yönetmeden önce, insanın kendisini nasıl gördüğüne bakması gerekir.
Yıllarca kadınlara “Biraz daha gayret et”, “Biraz daha sabret”, “Sen halledersin” denildi. Zaten problem de son cümlede. Evet, hallediyor. Hatta çoğu zaman öyle güzel hallediyor ki herkes bunun ne kadar zor olduğunu unutuyor. Sonra ortaya tuhaf bir denklem çıkıyor: İş onun, sorumluluk onun, zihinsel yük onun; fakat başarı bütün ortamın ortak malı.
Dolayısıyla belki bugün sorulması gereken soru “Nasıl daha fazla çalışabilirim?” değildir. “Yaptığım işin değerini nasıl daha doğru tarif edebilirim?” sorusudur. Hatta onun da önüne başka bir soru koymak gerekir: “Ben neden hâlâ herkesin işini yapıyorum?”
Kadın emeği var. Hem de fazlasıyla var.
Evde var, işte var, ilişkilerde var, ailede var. Planlamada var, toparlamada var, hatırlamada var, kriz çıktığında var. Çoğu zaman işler yolunda gidiyorsa zaten orada bir yerlerde onun izi var.
Bir tek bazen hatırlayan yok. Belki artık önce kadının kendisinin hatırlaması gerekiyor.
Velhasıl, kadın yıllarca evin ajandası, iş yerinin yangın tüpü, ailenin çağrı merkezi, arkadaş grubunun psikoloğu, ofisin gizli proje yöneticisi olmuş; herkesin unuttuğunu hatırlamış, herkesin dağıttığını toplamış, herkes yorulunca omuz vermiş. Sonra bir gün çıkıp “Ben de biraz yoruldum” deyince şaşırıyoruz. Yahu kadın insan; İsviçre çakısı değil! Üstelik çakının bile kullanım kılavuzu, garantisi ve arada bir yağlanma ihtiyacı var. Biz ise “Nasıl olsa o yapar” diye diye insanı aile boyu ücretsiz aboneliğe çevirmişiz. Belki artık şu meşhur görünmeyen emeği görünür kılmanın en kestirme yolu, kadına bir madalya takmak değil; elindeki işlerin yarısını usulca geri almaktır. Çünkü bazı kadınların ihtiyacı daha çok alkış değil, daha az angaryadır.
“Ben bunu yaptım.”, “Ben bunu başardım.”, “Bu benim emeğim.” Ve gerektiğinde çok daha kıymetli bir cümleyi söylemesi gerekiyor: “Bunu artık ben yapmayacağım.”
Bazen görünür olmanın en güçlü biçimi, daha fazlasını yapmak değildir. Neyi artık yapmayacağını bilmektir. Günün birinde “Ben bunu artık yapmıyorum” dediğinde sakın telaşlanmayın; dünya dönmeye devam eder.
Hatta büyük ihtimalle şunu anlarsınız: meğer çamaşır makinesinin düğmesine erkek eli değince patlamıyormuş!
Benden Söylemesi…




Görüşünüzü yorum olarak belirtiniz!