Hak edeni bulana kadar...
Alkışlamayın! Hak eden o kadar az ki. Çoğu haketmiyor. Günümüz toplumunun sancılarından biri hem de sanat ve fikir dünyasının ezelden beri maruz kaldığı bir sorundur. Eskiler, ‘Koyunun olmadığı yerde, keçiye Abdurrahman Çelebi derler!’ diye atasözüne yerleştirmiş.
Toplumlara önderlik eden ve geleceğe miras bıraktığı en değerli hazineleri oluşturan düşünce ve sanat insanları dururken, işte ne oluyorsa burada oluyor; bazen sahneye birileri çıkıveriyor ve daha kılı kırk yaran bir cümle dahi kurmadan kendini sanatın veya düşüncenin sultanı ilan ediyor ya da ediliyorlar.
Hepimiz aynı dertten muzdaribiz.
‘Düşünür veya sanatçı kime denir?’ sorusunun cevabını zaten biliyoruz. Ama ne oluyor? Kralın olmadığı bir meydanda, kendine güveni fazla kaçmış bir kişi tahtı kapıveriyor. Herkesin saygı gösterdiği, boyun eğdiği bu insanlar aslında ne kral olma vasıflarına sahip ne de fikri bir derinliğe. Ancak işin garip tarafı, toplumda bu kişilere körü körüne bir itaat var. Hani o klasik ‘giydirilmiş karizmayı’ burada aynen görüyoruz. Biri çıkıp kendini büyük düşünür veya sanatçı ilan ediyor, ardından da kimileri onu baş tacı yapıyor. Peki ya liyakat nerede?
Bir iki sıradan fırça darbesiyle ya da rastgele seçilmiş birkaç nota ile kendini ‘büyük sanatçı’ ya da ‘hoca! ilan edenlerin sayısı giderek artıyor. O kadar ki, bazıları birkaç galeri gezip, bir iki sahneye çıkıp, üç beş sergi açarak kendini sanatın baş tacı sanıyor. Sanki Da Vinci, Sokrates ya da Mozart ile aynı soydan gelmiş gibi böbürleniyorlar. Oysa ortada sanat yok, sadece bir gösteri var. Bu tür insanlar çoğu zaman gerçek sanatçıların emeklerini gölgede bırakıyor, hakikaten yaratıcı olanları gölgeliyorlar.
Oysa sanat ve fikir dünyasında liyakat, her şeyden önce gelmelidir. Gerçek sanatçı, yaratıcılığı, özgünlüğü ve emeğiyle bir şeyler üretir. Gerçek düşünür ise analiz yeteneği, bilgi birikimi ve felsefi derinliğiyle topluma katkı sağlar. Lakin ne yazık ki, bazen bu vasıflara sahip olanlar değil, en yüksek sesi çıkaranlar ödüllendiriliyor. Bugün sanat ve düşünce dünyasında gördüğümüz birçok sahte üstat, kendini sürekli tekrar ederek bir yerlere gelmiş, ancak aslında boşluklardan ibaret figürlerdir.
Abdurrahman Çelebilerin ipliklerini pazara çıkarmak gerek.
Bir toplumu ileri götürenler, gerçek düşünürler ve sanatçılar olmuştur. Ancak ne yazık ki, liyakatsiz olanlar, vasıfsız kişiler, iş bilmez sanatçılar, ‘sanatçıyım’ diye ortalıkta geziniyor. İşte bu noktada birilerinin bunların ipliğini pazara çıkarması gerekiyor. Sanat ve düşünce hayatının asıl taşıyıcıları, yetkin insanlar sahneden çekildiğinde, vasıfsızların boşlukları doldurmasına göz yummak, sadece o alana değil, topluma da zarar verir. Bu kişilere ‘sanatçı’, ‘üstadların da üstadı’, ‘düşünür’ demek, o sanat dalına ve fikriyata hakarettir.
Bir marangoz, sadece eline çekiç alıp tahtaya çakılan çiviyle kendini usta zannederse, bu nasıl gülünç olurduysa, sanat ve düşünce dünyasında da bu durum aynıdır. Vasat olanın yüceltilmesi, gerçek yeteneklerin önüne set çeker ve toplumun ilerlemesini engeller. Bu nedenle, işinin ehli olanı tahta oturtmak, yeri geldiğinde de sahte kralları yerinden etmek toplumun, seyircinin ve aydınların sorumluluğudur.
Topluma düşen sorumluluk
Sanatın ve fikir hayatının gerçek sahiplerini desteklemek, vasıfsız olanları ifşa etmek, ipliğini pazara çıkarmak zorundayız. Zira sadece sanatçılar veya düşünürler değil, bizler de bu taht oyunlarının birer parçasıyız. Takdir etmeyi, eleştirmeyi ve en önemlisi liyakate saygı duymayı öğrenmeliyiz. Yoksa sanatta da fikirde de Abdurrahman Çelebiler çoğalmaya devam eder.
Ancak liyakat sahibi olanlar, toplumu ileriye taşıyabilir. Gerçek sanatçı ve düşünürlerin ön planda olması, sahtelerinin ise tozlu raflarda, çöp kutularında yer bulması gerekir.
Abdurrahman Çelebilere hürmet: Bir duruş bozukluğudur.
Biri çıkmış, kendini dev aynasında görmüş, herkes de ona selam duruyor. E peki niye? Meğer ortalıkta ‘asıl’ biri olmadığı için, yanlışa doğruymuş gibi hürmet ediliyor. Hani saygı göstermemiz gereken gerçek sanatçı veya düşünürler bir kenarda sessiz sedasız otururken, boş teneke gibi gürültü çıkaranlara el pençe divan duruluyor. İşin komik tarafı şu: Asıl olana saygı göstermekte zorlananlar, iş vasatlığa gelince birdenbire kraliyet ailesi protokolüne dönüyor. Eller öpülüyor, reverans yapılıyor. Ne de olsa yanlış insana saygı göstermek de bir sanat, ama böyle sanat dalını biz istemezük.
Her alkış, bir azmettiricidir.
Bu sahtelere duyulan saygının en absürt tarafı da alkışlar. Her yanlış alkış, aslında bir suç ortaklığıdır. Adam ne okulunu okumuş ne iki kelimeyi yan yana koyabiliyor, bakıyorsun alkış kıyamet. Sahnede Shakespeare var sanırsın! Sorsan ‘sanatın kitabını’ yazmış, birçok sanatçıya el vermiş, yetiştirmiş. Bir zamanlar ünlü yazar Jonathan Swift’in dediği gibi, ‘Yanlış adamlara alkış tutanlar, yanlışları yüceltir.’ O alkışlar var ya, onları çılgınca çalan her el, aslında sanata ve düşünceye indirilmiş bir tokattır. Sırf alkış tuttuk diye, yanlışın doğrulaştığı nerede görülmüş? Kendi ellerimizle tahta çıkarıyoruz bu kralları, sonra da oturup ‘Nerede bu liyakat?’ diye dert yanıyoruz.
Sözün özü:
Öğreneceğiz. Öğrenmeliyiz. Kime ‘sanatçı’ ya da ‘düşünür’ veya ‘yazar’, ‘tarihçi’ diyeceğimizi, öğrenmeliyiz. Bir de şu var: Yanlış insanlara hürmet göstermek, sizi yormaz mı? Yani, gidip gidip boş yere reverans yap, saçmalığa el çırp, bir de üstüne yanlış olanı baş tacı et. Yorucu iş doğrusu. Bir yerde demeye başlamalı insan ve toplum ve de aydınlar: ‘Benden buraya kadar, hak etmeyene artık saygı yok!’ Üç-beş yandaşın pohpohuna gelip, haketmediği unvanları kolayca vermeyin bu sahtekarlara. Bu unvanlara ulaşmak o kadar kolay olmamalı.
Sanata ve düşünceye saygı göstermek için elbette bekleyebiliriz. Zira ortalıkta kimse kalmasa bile alkışlamayın! Saygıyı hak eden birini bulana kadar elinizi cebinizde tutmak, enerjinizi doğru kişilere saklamak yapılacak en doğru şeydir.
Benden söylemesi!




Görüşünüzü yorum olarak belirtiniz!