Kral Çıplak Ama Üşümüyor

Cambaz

“Sanat Edebiyat Kafesinde Çay 45 Lira,
Çayın Eleştirisi Bedava (Ama İçene! İçebilene!)”

İyi niyet… Ah o cilalı kelime. Bizim buralarda “iyi niyet”, içine bir tutam hamaset, bir avuç kişisel menfaat, biraz da mahalle dedikodusu karıştırılınca ortaya çıkan o meşhur “BİZ” sosudur. Bu şehirde sanat ve edebiyat, öyle bir tanrılaştırılmış ki; herkes kendi tapınağında başrahip, ama nedense mabette mum kalmamış.

Oysa bu şehrin sanat sahnesi çoktan boşaldı; geriye sadece sahne dekorunun tozu kaldı. Ama onlar hâlâ kapıda bekçi: “Biz girmedikçe kimse giremez.”

Eleştiri mi dediniz? Aman ha! Burada eleştiri, tıpkı kış ortasında dondurma satmaya benzer: Herkes bakar ama kimse ağzına sürmez. Çünkü eleştiriyi göğüsleyecek ne bilgi var, ne görgü, ne de bir parça erdem. Yüzey parlak, içi hem boş hem de kof; hani şu pazar yerinde “taze” diye bağırılan ama içi kararmış domatesler gibi.

Siz: “Kral çıplak” derseniz, kral değil, ama kralın kuzeni, teyzesinin oğlunun eniştesi çıkar ve sizi “terbiyesizlikle” suçlar. Bu yaklaşımda söyleyecek lafları yoktur çünkü. Görünüş muhteşem, içleri boş ve koftur! Çünkü buralarda eleştiriye cevap vermek için akıl, mantık ve bilim yerine ceplerinde başka silahlar taşırlar. En sevilen cephane: “Ne kaba adam ya!”

Aslında biz eleştirdikçe, onların şımarıklık kasları gelişiyor. Hani çocuk ağlar da annesi çikolata verir ya… İşte biz de aynen öyle yapıyoruz; adam yerine koyup, çikolatayı veriyoruz. Halbuki çoğu, AbdurrahmanÇelebi modunda, kof işlerin peşinde. Biz de hâlâ onları eleştirerek “adam yerine” koyuyoruz. Ve biz hâlâ bu cambazları eleştirerek onları sahnede tutuyoruz. Adam yerine koydukça şımardılar, şımardıkça da “Biz varsak tamam, biz yoksak olmaz!” dediler. Bu kentin sahnesi çoktan boşaldı, ama bunlar hâlâ kapıda bekçi. Sanki ellerinde “Sanat ve Edebiyat Bakanlığı” mührü var!

Bu kentte sanat ve edebiyat, bir tür panayır eğlencesi: İçinde ne var bilinmez ama dışarıdan bakınca rengârenk ışıklar, havai fişekler, cilalı laflar… İçine girince? Biraz pamuk şekeri, biraz bayat simit, bir de ağzı burnu boyalı palyaço. Bu şehirde sanat ve edebiyat ortamı, sanki köy düğününde çalınan kaset gibi: Ses bozuk, şarkı yarıda, ama herkes oynuyor. Çünkü kimse ritmin yanlış olduğunu söylemeye cesaret edemiyor; ya ayıplanır ya da “kaba adam” ilan edilir.

Eleştirinin bir geçerliliği yok mu? Yok! Kral hâlâ çıplaktır ama kendisi bu durumdan son derece memnundur.” Sanatçılarımız (!) ve edebiyatçılarımız (!) öyle ulvi mertebelere ulaşmış ki, sanırsınız Atina’daki filozoflar meclisi. Halbuki biri hâlâ annesinin yaptığı zeytinyağlı dolmayı Instagram’da paylaşırken, diğeri belediyeden afiş asma izni kovalıyor. Sanatçı geçinen bazıları, aslında sahneden çok kulis dedikodusunda yetenekli. Edebiyatçı olduğunu iddia edenlerse, iki satır yazıyı üç sayfa uzatıp “post-modern” diye yutturan uyanıklar. Cevap veremeyecekleri eleştiri gelince de hemen “Amma saldırgansın” damgası. Ah evet, argüman yok ama etiket bol.

Eleştiri yapmak mı? Sakın ha! Burada eleştiri, kuşu kafesten salmak gibidir: Anında hedef olursun. “Kral çıplak” dersen, kralın çıplaklığı umurlarında olmaz; ama hemen kraliçenin eltisi gelir, “Sen bize mi laf çaktın?” diye omzunu dürter.

Karşı tez üretemezler; onun yerine belden aşağı dalış yaparlar. Çünkü bilimsel cevap, bunların Google arama geçmişinde bile yok. Ama etiket hazır: “Sen kaba adamsın!” Evet, argüman bitti, etiket başladı.

Bir elin parmakları kadar sayıda bu işi doğru ve güzel yapanlar yok mu? Elbette onları tenzih ederim, ancak çok çok büyük çoğunluk eleştirilerimin kapsama alanına giriyor.

Ve ironinin en güzel kısmı: Bu kentte sanat ve edebiyat sahnesini çoktan terk etmişler, ama yine de sahneye kim çıkacak, kim çıkmayacak diye kapı bekçiliği yapıyorlar. “Biz varsak olur, Biz yoksak olmaz” prensibiyle. Eh, madem öyle… Buyurun size en nazik cevabım:

Şşşiktirin gidin cambazlar, ipiniz kopmuş haberiniz yok!

 

Benden Söylemesi !