Beklentisi olanlar gitti... Alkışı hazır olanlar mı koltukları dolduruyor?
Eskiden tiyatroya gelen seyirci oyunu izlerdi. Şimdi seyirciyi izliyoruz: kim alkışlıyor, kim sorguluyor diye. Çünkü beklentisi olan çoktan gitti. Kalanlar… zaten memnun. Sorun şu ki, bu bir başarı değil! Bu, standardın sessizce emekliye ayrılmasıdır.
Tiyatro Seyircisi Kaçıyor mu? kimilerinin dediği gibi ‘Seyirci Kalitesi’ mi düştü?
Belediyelisinden, özeline kadar… Hepsinden… Seyirci kaçmıyor. Seyirci kaçmak zorunda kalıyor. O nedenle seyirci artık Devlet Tiyatrosu oyunlarına doluşuyordu ki, şimdi o da pahallandı; seyirci kaçırtma operasyonuna devlet de katılımcı oldu. 5 katı daha pahallı olan dışarıdan gelen meşhur yüzlerin oynadığı özel tiyatro oyunlarından yer bulunamıyor. Demek ki seyirci seçici !
Seçici mi ya da kaliteli mi, kalitesiz seyrici mi lafı bu noktada dile geliyor. Kim ve neden seyirciyi kaliteli veya kalitesiz diye ikiye ayırıyor? İtiraf edeyim ki, bu tarz konuşmaların altında siyaset ve sosyo-psikolojik etkiler, oluşumlar yatıyor.
Salon boş. Ama herkesin bir açıklaması var: ‘Tanıtım eksik.’ ‘Ekonomik şartlar zorluyor.’ ‘Z Kuşağı artık tiyatroya gelmiyor, onların sanata bakışı farklı!
Tabii… Suçu bir tek kendimize bulmuyoruz! Gerçek daha basit: Seyirci gelmiyor değil, sıkılıyor! Seyirci olan biteni görüyor, anlıyor, sorguluyor. her şeyin farkında ve sonunda sıkılıp gidiyor. Ama bunu yüksek sesle söyleyemiyor.
Çünkü bunu gören tiyatroculardan hemen birileri çıkıp: ya ‘Bunlar sanattan anlamıyorlar!’, ‘Eleştirmelerinin amacı başka, bunlar kötü niyetli!’ ya da ‘Dedikodulara, denilen sözlere kulak asmıyoruz, biz işimizi bakıyoruz!’ demelerinden bıkıp usandılar. Hep aynı geçiştirme… Seyircinin eleştirisi ve hissettiklerinden zerrece ne haberleri var ne de bilme istekleri var.
Seyirci anlamıyor değil Katlanmıyor. Daha doğrusu katlanamıyor.
Sahne Konuşuyor, Hayat Susuyor
Bizim tiyatromuz hâlâ seyirciye ders vermeye çalışıyor.
Sahneye çıkıp, parmağını sallıyor, ‘sistemden mesaj’ veriyor. Seyirci de şöyle bakıyor: ‘Bunu ben zaten biliyorum.’
Tiyatro hâlâ kendini ticari ve siyasi mesaj kürsünde, zannediyor. Oysa seyirci çoktan sınıfı terk etti.
Bir karakter konuşuyor… ama yaşamıyor. Bir oyuncu bağırıyor… ama hissettirmiyor. Bir yönetmen anlatıyor… ama kimse dinlemiyor. Sonra da diyorlar ki: ‘Seyirci tiyatroya geliyor, koltuklar hınca hınc dolu bakın!’ diyor. ‘Yer yok! Kapalı gişeyiz!’ diyor.
Gelen seyirci mi? Değil… 20 yıl önce koskoca iki yılda 2 oyunla 4500, seyirci dolduran salona, bugün 3 katına çıkan nüfusa rağmen, 6 oyunla 2800 seyirciyi iteleye kakalaya sokuyorsunuz.
Gelen seyircinin kaçı seyirci? Bundan dertlenen tiyatroculardan kaçının umurunda acaba? Sanatın, özellikle de tiyatronun daha toplumsal besleyiciliği olmasını kaçı önemsiyor ki? Ancak seyirci bunun farkında ve biliyor…
Sanat mı, Ego Gösterisi mi?
Bazı oyunlar var…
Sahneye bakıyorsun: Dekor şahane. Işık mükemmel. Kostüm yerinde. Bir tek eksik var: kafası dolu, sorgulayan, sahnede geçenleri anlayan, algılayabilen seyirci! Oyuncu kendini oynuyor. Yönetmen kendini anlatıyor. Metin kendine hayran.
Seyirci?
Onlardan birileri kendi kendine ‘Ben bana denileni yaptım. Bu gece burayı doldurdum.’ derken… Bir diğerleri ‘Ben burada ne arıyorum?’ diye soruyor…
Tiyatro dediğin şey, seyirciyi içine çeker. Bizimkiler seyirciyi dışarıdan itiyor. İçerden de hoşlaşmadıkları seyirciyi dışarı itiyorlar.
Seyirci artık saf değil; kimin sahneye sanat koyduğunu, kimin gişede kaç bilet satıldığının derdinde olduğunu, kimin de kürsüden kariyer devşirdiğini görüyor, üstelik gayet ayık bir zihinle. O şatafatlı, bir o kadar da densiz övünmeler var ya… artık kulaklarda değil, sabır taşında patlıyor. İnsanlar bıkmış, usanmış; tiyatroya küsmüş değil, tiyatro adı altında sunulan o gürültüye sırtını dönmüş. Çünkü seyirci aptal değildir. Kandırılmayı değil, kandırıldığını fark ettiğinde sessizce çekip gitmeyi seçer. Ve en ağır eleştiri de işte o sessizliktir.
Afiş Var, Vaat Yok
Bir de afişler… Ya karanlık bir surat, ya anlaşılmaz görüntüler, ya da bağıran bir tipografi. Tasarım var olmasına var da, içerikte ne neyi algılatmaya çalışıyor? Fikir yok, ruh yok! Oyunla kel alaka bir kağıt görsel…
Ama afişe bakana soruyorsun: ‘Bu oyun sence ne anlatıyor olabilir?’ diye… Cevap yok. Afiş oyunculara ve o tasarımı yapan grafikere hitap ediyor. Seyirciye değil. Afişte oyunu ve sanatı tüketecek olan tüketici davranışları, algıları hedefte değil!
Afiş önemlidir. Tiyatroyu tanıyan, bilen seyirci, ne izleyeceğini anlamadığı şeye bilet almaz!
Seyirciyi Küçümseme Sanatı
Bizim tiyatroda gizli bir refleks oluşturuldu: Biz yeni bir seyirci oluşturacağız. O yüzden ‘Artık Bizim Dönemimiz’ adı altında saklanıp, 40-50-70 yıllık tiyatro geçmişini yansıtan fuayelerden, tüm geçmişi hatırlatan anıları silerler. ‘Bizden önce ‘Tiyatro’ yoktu demek için! İktidardaki de, muhalefetteki de aynı çaba içindedir. Geçmişte de hep böyle olmadı mı? Bu şehrin tiyatroları kaç kere kapanma tehlikesi geçirdiğini, seyirci biliyor.
Ama seyirci aptal değil. Ve dürüst olalım: Bugün bir oyunun ilk 15 dakikasında seyirciyi yakalayamıyorsan, oyun değil, egzersiz yapıyorsunuz, farkında değilsiniz! ilk 15 dakikada salonu terk eden çok seyirci gördüm ben. Hele 2 bölümlük oyunlarda, 2.bölümde giden seyirci olmadı diyen yalan söylüyordur. Herkes şahit!
Bazıları boşuna mı söyleniyorlar: ‘Gelen seyircinin kalitesi düştü! Bu salona eskiden en güzel elbiseleriyle gelirdi insanlar… Seyirci edep, tiyatro âdâbı bilirlerdi!’ diye…
Son Perde: Boş Koltukların Gerçek Sahibi
Seyirci tiyatrodan kaçmıyor. Kendini bulamadığı yerden kaçıyor.
Sahnede hayat yoksa… seyirci hayatına döner. Sahnede samimiyet yoksa… seyirci telefona bakar, mesajlarını okur!
Seyirciye oyunda ‘Telefonuna bakıyor!’ diye sakın şikayet etmek sorunu gidermiyor… Oyuncuyu haklı kılmıyor. Telefonuna bakmasının onun cahilliği, psikolojik hastalığı, davranış bozukluğundan kaynaklanmıyor! Onun telefonuna bakmasını ya da oyun sırasında yanındaki ile iletişim kurmamasına sağlayacak olan, sahnedeki oyunun, rejinin ve oyuncuların elindedir. Kurgu ve otun akışı ve oyuncunun becerisi yüksek ve akışkansa, seyircinin bunu yapmaya fırsatı yoktur. Hatayı ya da sebebi tiyatrocu kendinde arayacak!
Tiyatronun ve oyuncunun toplumsal bir sorumluluğu vardır, evet… ama bu sorumluluk seyirciyi hizaya sokmak, terbiye etmek, parmak sallamak değildir. Sahne kürsü değildir; oyuncu da sınıf öğretmeni değil. Seyirci eğitilecekse (ki bu kelimeyi bile dikkatle kullanmak gerekir.) bu iş nutukla, azar tonuyla, ‘ben bilirim’ edasıyla olmaz. Hele hele siyasi nutuklarla asla. Asıl mesele, seyirciyi hissettirerek, düşündürerek ve merak ettirerek dönüştürebilmektir. Bu dönüşüm; iyi kurulmuş dramaturjiyle, güçlü metinlerle, nitelikli rejilerle, sahne estetiğiyle, oyunculuğun samimiyetiyle olur. Bunun dışında sistemli eleştiri yazıları, bağımsız ve cesur tiyatro eleştirmenliği, söyleşiler, atölyeler, seyirci buluşmaları, perde sonrası tartışmalar, festivallerdeki seçkiler, repertuvar politikaları ve hatta bilet politikaları bile bu eğitimin bir parçasıdır. Ama hepsinin ortak kuralı şudur: Seyirciye yukarıdan bakmayacaksın. Onu küçümseyerek değil, içine çekerek kazanacaksın. Çünkü seyirciyi ‘çaktırmadan’ eğiten şey, laf değil; sahnede kurduğun hakikatin ta kendisidir. Çocuk Tiyatroları bu eğitimin başlangıcı ve kesinlikle ana okuludur!
Muhalefette de iktidarda olan şehri yönetenler, kurdukları ya da kuracakları sistemleri tiyatro değilde ticari rant, makam hırsı, yönetim bozukluğu ve siyaset olunca… Seyirciyi kim umursuyor acaba!
Tiyatro camiası çözüm üretmekte dünya markası; sahne yok ama toplantı var, seyirci yok ama rapor hazır. Toplantı üstüne toplantı, rapor üstüne rapor, makale desen zaten akademik bir maraton… Herkes konuşuyor, kimse oynamıyor. Seminerler veriliyor, fikirler havada uçuşuyor; sahneye gelince ortada hâlâ bir sandalye. Bol açık oturumlar ise ayrı bir sanat dalı: Çalıştayları düzenleniyor bu şehirde, ‘Zırt… Erenköy’ tadında, bol laf, az icraat, bol alkış, sıfır dönüşüm. ‘Biz yaptık oldu!’ mantığıyla bitiyor her festival. Tiyatro mu? O hâlâ kuliste bekliyor; çıkacak ama önce bir değerlendirme toplantısı daha yapılacak.
Ama kimse şunu söylemiyor: ‘Biz seyirciyi nerede sıkıyoruz?!
Çünkü en zor şey bu: Kendine bakmak.
Ve gerçek şu ki Dostlar: O koltuklar ekonomik krizden değil, aynaya bakmaya cesaret edemeyenlerin kibirinden boş. Dolu gibi görünenler mi? Onlar da tiyatroya değil, davete gelmiş kalabalık; alkış hazır ama ruhu yok. Sanatın yerine hesap, sahnenin yerine vitrin kurulduğunda, yönetim koltukları da dekor olur zaten.
Kimse kusura bakmasın: Seyirci kaçmadı, siz onu yavaş yavaş kovdunuz. Şimdi o dolu sandığınız boşluk var ya… işte o, salonun değil, niyetin yankısıdır.
Bu yazının hedefi tiyatroculardı. Şimdilik. Ama merak etmeyin; kendine “kaliteli” ya da “kalitesiz” etiketi yapıştırıp ortalıkta dolaşanların da vakti gelecek. Sahne geniş, ışık bol… herkes sırasını beklesin. Çünkü o çok sevilen etiketler, o süslü unvanlar var ya… hepsi aynı spotun altında eriyecek. Ve zamanı geldiğinde, kim neyin peşindeymiş, kim neyi oynuyormuş… maskeler bir bir düşecek. Bir başka yazımızda da sıra tiyatro seyircisine gelecek. Seyircinin kendisini hedefe koyacağız.
Benden Söylemesi…




Görüşünüzü yorum olarak belirtiniz!