Şehrin Havası, 'Değerli İnsan'la değişir!
Şehir bizim de, anahtar kimde?
Fotoğrafa sığan şehir, hayata sığmayan insan!
Bu şehirden bir şey olur da, bizden ne olur?
Tabelada “Kültür” yazması kolay! Kim okuyabiliyor?
6 başlıktan en beğendiğimi yazdım. İsterseniz siz değiştirebilirsiniz!
Bir şehirde neyin makbul sayıldığını öğrenmek için uzun raporlar okumaya gerek yok. Bir konserin kapısında kimin içeri buyur edildiğine, bir gencin fikri karşısında kaç kişinin gerçekten kulak kesildiğine, komşunun derdi duyulunca yüzlerin ne hâl aldığına bakın. Şehrin kültürü oralarda görünür.
Tabelada “kültür” yazması kolay; asıl mesele, o tabelanın altında birbirimize nasıl davrandığımız. Kalabalık caddelerde yürüyüp yine de yalnız hissediyorsak, kaldırımın genişliğini ölçmeden önce aramızdaki mesafeye bakmakta yarar var.
Kültür deyince akla hemen bir festival afişi, eski bir konak ya da vitrinde sergilenen bakır cezve geliyor. Bunların hepsi kıymetli. Yalnız kültür, vitrine konup tozu alınacak bir eşya değil. Bir toplantıda farklı düşüneni dinleyebilmek, emeği görünmeyenin adını anmak, “Bana ne?” demeden bir soruna omuz vermek de kültürdür. Şehir, yalnız binaların toplamı değil; birbirimize bıraktığımız alışkanlıkların da toplamıdır. Biz gideriz, o alışkanlıklar bir süre daha burada oturur.
Bir de ortak kullandığımız yerlere bakalım. Parktaki bank kimin, kaldırım kimin, denize dökülen o adı “boklu”da olsa dere kimin? Kâğıt üzerinde cevap kolay: Hepimizin. Gelgelelim birinin rahatça oturabildiği yerde başkası kendini fazlalık hissediyorsa, “ortak” sözcüğü tabelada kalır. Şehir insanı bir araya getirecek alanlar kurabilir; o alanlarda birbirimize yer açmak yine bizim işimiz. Aynı manzaraya bakıp aynı şehre ait hissedememek, manzaranın suçu değildir.

Şu sıralar birçok yerde tuhaf bir terfi yarışı var: Değerli olmaktan önce önemli görünmek. İkisi aynı kapıya çıkmıyor. Önemli insanın kartviziti kalın olabilir; değerli insan, kapıdan çıktıktan sonra da iyi anılır. Birinin etrafı kalabalıktır çünkü makamı vardır. Ötekinin telefonu çalar çünkü ona güvenilir. İdeal olan, elbette söz sahibi kişinin güven de vermesi. Fakat para, unvan ve fotoğrafın insanlık ölçüsü sayıldığı yerde terazinin kefesi pek kolay şaşıyor.
Diyelim ki bir sanat etkinliği düzenleniyor. Sahnedeki genç müzisyen aylardır çalışmış; afişin yarısıysa organizasyonda görünmek isteyenlerin unvanlarıyla dolmuş. Sahne ışığı sanatçıya ancak sıra gelirse değiyor. Ya da mahallede bir çocuk kütüphanesi için emek verenler unutuluyor, açılışta makasa en yakın duran kişi bütün alkışı topluyor. Böyle olunca çocuklar da dersi alıyor: Bir işin ucundan tutmaktan çok, fotoğrafın ortasında durmak makbul. Ders kitabı yazmaya gerek kalmıyor; hayat, müfredatı sessizce okutuyor.
Bu gösterişe yalnız sahnelerde rastlanmıyor. Birisi iş bulmak için nereye başvuracağını soruyor; cevap, “Önce tanıdığın kim?” oluyor. Başka biri iyi bir fikirle geliyor; fikre bakmadan soyadına, çevresine, arkasındaki sandalyeye bakıyoruz. “Ağaç yaşken eğilir” derler. Biz bazen ağacı, liyakat yerine ahbaplık suyuyla suluyoruz; sonra neden meyve vermediğine hayret ediyoruz. İnsanın gayretine inanmasını istiyorsak, emeğin karşılık bulduğunu da göstermemiz gerekir.
Dünyadaki değişim bu alışkanlıkları daha da görünür kılıyor. Ekranımıza dünyanın öbür ucundan bir fikir, bir ürün, bir yaşam biçimi düşüyor. Gençler kendi şehirlerini yalnız komşu şehirle karşılaştırmıyor artık. İşin, eğitimin, sanatın ve birlikte yaşamanın başka biçimlerini görüyorlar. Biz hâlâ “Burada işler böyle yürür” deyip cümleyi noktalarsak, dışarıdan gelen rüzgârı suçlamış oluruz. Pencereyi açan o rüzgâr değil; içeride uzun zamandır konuşulmayı bekleyen meseleler.

Bunun bir de seyirci tarafı var. Şehirde bir konser, sergi ya da söyleşi düzenlenince salonda hep aynı yüzleri görmek güzel; insan tanıdığa rastlıyor. Ama bir süre sonra “Kültür hayatımız canlı” derken o hayatın kaç kişiye dokunduğunu sormak gerekiyor. Saat, mekân, bilet ücreti, duyurunun dili… Bunların her biri görünmez bir kapı olabilir. Kapıya bekçi dikmeyiz; yine de bazı insanlar içeri girmeyi kendilerine yakıştıramaz. Kültür, yalnız davetlilere ayrılmış bir masa hâline gelirse şehrin geri kalanı camdan bakar. Sonra da “İnsanlar sanata ilgi duymuyor” diye hüküm veririz. Davetiye göndermeden misafir beklemek de biraz bizim marifetimiz.
Sanatın kıymetini yalnız açılış gününde hatırlamamız da ayrı bir marifet. Kurdele kesilir, fotoğraf çekilir, çiçekler sahneye taşınır. Bir hafta sonra aynı sanatçı prova yapacak yer ararken takvimde ona boş bir saat bulunamaz. Oysa kültür hayatı bir gecelik alkışla yaşamaz; çalışma alanı, düzenli izleyici ve dürüst eleştiri ister. Beğenmediğimiz eseri konuşalım, eksik bulduğumuz işi söyleyelim. Yeter ki sanatçıyı, afişteki unvanlar kadar görünür sayalım.
Elbette her yenilik iyi, her eski alışkanlık kötü değil. Yerel hafızanın, komşuluğun, birlikte iş görme becerisinin kıymeti var. Fakat gelenekten söz ederken geleneğin içinden yalnız işimize yarayan “Her koyun kendi bacağından asılır” sözünü çekip çıkarmayalım. “Komşu komşunun külüne muhtaçtır” da aynı dilin mirası. Hangisini her gün tekrarlarsak çocuklarımıza biraz da o şehri bırakırız. Ortak hayatın yükünü yalnız başkasının omzuna koyarak kendi kapımızı sağlam tutamayız.
“Benim çocuğum”, “benim çevrem”, “bizimkiler” derken cümlenin dışında koskoca bir şehir kalıyor. İnsan elbette yakınlarını korur; kimse bundan vazgeçsin demiyor. Ama kamuya açık bir fırsat yalnız tanıdıkların masasına uğruyorsa, geriye kalanların güveni aşınır. Güven de kaldırım taşı gibi değildir, belediye bir gecede söküp yenisini döşesin. Yavaş kurulur, kolay kırılır. Bir gün bakarsınız, herkes birbirine gülümserken herkes ötekinden kuşkulanıyor. Kafede masalar doludur; sohbetler boşluğa çarpar.
Bu ortamda insan kendine de yabancılaşır. Dışarıda başarılı görünmeye çalışırken içeride “Ben ne yapıyorum?” diye sorar. Sosyal medyada her fotoğrafın altına mutlu bir cümle koymak mümkündür; insanın zihni yorum bölümündeki kadar uslu durmaz. Para kazanmak, iyi bir konuma gelmek, takdir edilmek elbette meşru istekler. Sorun, bunlar için karakterden taksit taksit ödeme yapmaya başladığımızda çıkıyor. Üstelik o borcun faizi yüksektir: Bir süre sonra kişi sahip olduklarını korumak için dostunun başarısından bile tedirgin olur.
Öte yandan bu yarışa hiç katılamayanlar da var. Çalışıyor, öğreniyor, başvuruyor; karşısında sürekli kapalı kapı buluyorlar. Böyle birine “Yeterince istememişsin” demek kolay. Kapının kilidine bakmadan anahtarı suçlamak kadar kolay. Bireyin çabasını küçümsemeyelim, ama fırsatın nasıl dağıtıldığını da konuşalım. İnsan, emeğiyle ilerleme ihtimalini gördüğünde yarına yatırım yapar. Gördüğü tek şey birilerinin önceden tutulmuş yeri olunca hevesini bavula koyar. O bavul her zaman otogara gitmez; bazen insan kendi şehrinde kalır, yalnız içinden taşınır.
Ekonomiyi de bu hikâyeden ayrı tutamayız. Küçük bir işletme açan biri, kapısını ilk gün hevesle açar; üçüncü ay yalnız tanıdık çevreye iş dağıtıldığını görürse hevesinin hesabını yeniden yapar. Usta işini iyi yapıyor diye önerilir, genç tasarımcı fikri incelenerek seçilir, üreticinin ürünü gerçekten niteliğiyle karşılık bulursa şehirde kalmak daha makul görünür. Bunlar ekonominin bütün sorunlarını çözmez. Fakat güvenin olmadığı yerde en parlak iş fikri bile ayağının altındaki zeminden şüphe eder. Kentin geçimiyle kentteki adalet duygusu aynı masada oturur.
Yerel üretime gösterdiğimiz ilgi de lafta kalmamalı. Bir ürünün hikâyesini dinleyip emeğine hayran kalıyoruz; satın alma ya da iş verme zamanı gelince yalnız en tanıdık kapıyı çalıyoruz. Elbette herkes bütçesine ve ihtiyacına göre seçim yapar. Yine de bir üreticinin işini önermek, bir ustanın hakkını zamanında ödemek, yeni bir girişime gerçek bir geri bildirim vermek elimizde. “Bizim şehirde üretim yok” demeden önce üretene nasıl davrandığımıza bakmak, aynanın karşısına geçmek gibi biraz rahatsız edebilir.
Sonra o cümle duyulur: “Bu şehirden bir şey olmaz.” Önce iki kişinin can sıkıntısıdır. Sık tekrarlanınca ortak bir mazerete dönüşür. Bir etkinliğe gitmeyiz, nasıl olsa kötü olacak. Bir girişime destek vermeyiz, nasıl olsa tutmayacak. Gençlerin önerisini dinlemeyiz, nasıl olsa hayal kuruyorlar. Böylece şehirden beklemediğimiz şeyi şehir için yapmamaya başlarız. Kötümserlik bazen haklı bir yorgunluğun sonucudur; fakat sürekli konuşulduğunda kendi kendini besleyen bir alışkanlığa döner. “El elden üstündür” sözünü hatırlamak yerine, elleri ceplere gömeriz.
Ortak kurallar ve bağlar zayıfladığında, ortaya toplumda çözülme, çürüme çıkar. Aynı davranış birine ayıp, ötekine meziyet sayılıyorsa, insanlar neye güveneceğini şaşırır. İşini düzgün yapan “saf”, kurnazlık eden “becerikli” diye anılmaya başlar. Bu noktada sorun birkaç kişinin huyuna indirgenemez. Hangi davranışı alkışladığımız, hangisine sessiz kaldığımız da ortak ahlakı biçimlendirir. Yanlışı yalnız yüksek sesle kınamak yetmez; doğruya da görünür bir yer açmak gerekir.
Ortak kuralların önemi, büyük olaylardan çok küçük karşılaşmalarda anlaşılır. Bir başvuruya cevap verilmediğinde, toplantıda söz istenip söz verilmediğinde, emek verenin adı bir teşekkür listesinden silindiğinde kimse hemen sokaklara dökülmez. Fakat hafızaya bir çentik atılır. Aynı çentik çoğaldıkça insanlar katılmanın anlamsız olduğuna karar verir. O yüzden güveni onarmak yalnız “Birbirimize güvenelim” demekle olmaz. Kararların gerekçesini açıkça anlatmak, hatayı kabul etmek, yapılan işi doğru kişiye teslim etmek gerekir. Bunlar kulağa pek gösterişli gelmez. Zaten güvenin kırmızı kurdeleyle açılışı yapılmıyor.
Üstelik güveni yalnız alınan kararlar değil, o kararları anlatma biçimimiz de etkiliyor. Bir insanı dinlemeden hakkında hüküm veriyor, duyduğumuzu doğrulamadan başkasına taşıyorsak, dedikoduya haber muamelesi yapmış oluyoruz. Şehir küçükse söz de çabuk dolaşır; kimi zaman sahibinden önce varır. Hata karşısında hesap sormak başka, insanı tek bir hatasına hapsetmek başka. İkisini ayırabilirsek kimse gerçeği gizlemek için kusursuzluk maskesi takmak zorunda kalmaz.

Buraya kadar karanlık bir tablo çizmiş gibi oldum. Oysa şehir dediğimiz yerde kimseyi tanımadan bir işe koşan insanlar da var. Sokaktaki hayvana su koyan, genç bir oyuncunun oyununa bilet alan, mahallesinin eksikliği için dilekçe yazan, komşusunun derdini dinleyen insanlar… Onların varlığını küçümsemek haksızlık olur. Ne var ki iyiliği birkaç fedakâr kişinin nöbetine bırakamayız. Nöbetçi yorulunca ışık sönüyorsa, tesisatta sorun vardır. İyi niyetin yaşaması için açık, adil ve katılmaya elverişli yollar gerekir.
Mesela bir kültür etkinliği düzenleniyorsa aynı birkaç isme dönüp durmak yerine gençlere ve yeni topluluklara da kapı açılabilir. Bir mahalle için karar alınacaksa orada yaşayanlar gerçekten dinlenebilir. Yerel bir üretici destekleniyorsa bunun ölçüsü yakınlık değil, işin niteliği olabilir. Küçük görünen bu tercihler, “Bu şehirde benim de yerim var” duygusunu büyütür. Şehre aidiyet nutukla kurulmaz. İnsan sözünün duyulduğunu, emeğinin görüldüğünü, kuralların herkese benzer biçimde uygulandığını yaşadıkça oluşur.
Birlikte yaşamak her konuda anlaşmak anlamına gelmiyor. Şehirde gürültülü bir etkinlik isteyen de olur, sessiz bir park arayan da. Birinin önerisini tartışırken kişiliğini hedef almadan itiraz edebildiğimizde kültürümüz olgunlaşır. “Ben olsam böyle yapmazdım” cümlesi, “Bunu ancak akılsız biri yapar” cümlesinden çok daha kullanışlıdır. İlki konuşmaya yer bırakır, ikincisi kapıyı çarpar. Günün sonunda yine aynı sokaktan geçeceğiz. Tartışmayı kazanıp komşuluğu kaybetmek, pek hesaplı bir zafer sayılmaz.
Katılım sözcüğünü de biraz rahat bırakıp işin kendisine bakalım. Bir fikir toplantısında mikrofonu herkese uzatmak iyi bir başlangıçtır; fakat söylenenlerin neye dönüştüğünü açıklamıyorsak o mikrofon yalnız dekor olur. İnsanlar bir kez konuşup unutulabilir. İkinci kez “Ben zaten söylemiştim” der. Üçüncüsünde çağrıya cevap vermez. Sonra boş sandalyelere bakıp ilgisizlikten yakınırız. Oysa bazen ilgi kaybolmaz, karşılıksız kalmaktan yorulur. Kültür dediğimiz şey, sözü almak kadar söze ne yaptığımızla da ilgilidir.
Çocuklar bütün bunları bizden daha dikkatli izliyor. Onlara dürüst olmayı anlatıp sırada kaynak yapıyorsak, sınıfta verilen dersi dışarıda teneffüse çıkarıyoruz. “Herkese saygı duy” deyip tanımadığımızın sözünü küçümsüyorsak, çocuk elbette gördüğüne inanır. Çocuğun kulağı öğüdü duyar; gözü örneği kaydeder. Şehir kültürü de böyle aktarılır. Bir nesle “İyi insan ol” deyip her fırsatta “Önce bir yerlere gel” diye fısıldarsak, iki ayrı ses arasında büyümesini istemiş oluruz.
Bu değişimi yalnız bir kurumdan beklersek yine koltuğa bakıp kalırız. Esnafın müşteriyle, öğretmenin öğrencisiyle, sanatçının seyircisiyle, yöneticinin yurttaşla kurduğu ilişki aynı resme girer. Kimi zaman birine açıkça teşekkür etmek, kimi zaman haksız bulduğumuz bir ayrıcalığa “Bunu yeniden düşünelim” diyebilmek gerekir. Bunların hiçbiri manşetlik kahramanlık değil. Zaten şehirler çoğu gün manşetlerle değil, sıradan karşılaşmaların bıraktığı izlerle değişir. Herkesten kusursuzluk beklemeyelim; söylediğimiz değerlerle yaptıklarımızın arasını biraz olsun kapatmayı bekleyelim.

Gençlere de “Şehrin geleceği sizsiniz” sözünü söyleyip mikrofonu hemen geri almayalım. Çünkü geleceği gençlere emanet etmek, yalnızca güzel bir cümle kurmakla olmuyor. O geleceği taşıyabilecekleri ortamı da hazırlamak gerekiyor. Bir etkinliğin programını hazırlamalarına, mahalle için öneri geliştirmelerine, küçük bir projede karar almalarına alan açalım. Masada yalnızca dinleyen değil, konuşan; yalnızca uygulayan değil, karar veren tarafta da olsunlar. Yanılabilirler. Biz de zamanında yanıldık; hatta bazı yanlışlarımızı yıllar sonra cilalayıp “tecrübe” diye anlattık.
Evet, gençler şehrin geleceğidir. Ama şehir de kendi gençlerini o geleceğe hazırlamak zorundadır. Eğitimden sanata, spordan girişimciliğe, kültürden kent yönetimine kadar gençlerin kendilerini geliştirebilecekleri alanlar yoksa, “Gelecek sizindir” demenin pek bir karşılığı kalmaz. Geleceği teslim edeceğimiz insanlara bugünde yer vermiyorsak, yarın gelip kapıyı çaldığında içeride kimseyi bulamayabiliriz. Tohumu toprağa atmadan mahsul beklenmediği gibi, gençlere imkân sunmadan şehir bilinci, aidiyet, sorumluluk ve üretkenlik beklemek de biraz nasip-kısmet hesabına döner.
Deneme hakkı tanınmayan gençten bağlılık beklemek, kapıyı kilitleyip misafirin niçin uğramadığını sormaya benzer. Dahası, gençler geleceğe hazır değilse şehrin geleceğe hazır olduğunu da söyleyemeyiz. Çünkü şehir dediğimiz şey yalnızca yollar, binalar, meydanlar değildir; o şehirde yarını kuracak insanların bilgi, kültür, cesaret ve sorumluluk düzeyidir. Gençlerini bugünden hazırlayamayan bir şehir, yarınını da biraz şansa bırakmış demektir. Bir şehir gençlerini dinleyebildiği, onlara alan açabildiği ve onları yarına hazırlayabildiği ölçüde kendi geleceğinin sesini duyabilir. Aksi hâlde “Gençler bizim geleceğimizdir” sözü, kürsülerde alkış alan ama sokakta karşılığı pek bulunmayan güzel bir temenniden öteye gidemez.
Daha yaşanır bir şehir için büyük laflardan önce ölçüyü değiştirmek gerekiyor. Başarılı olana imrenebiliriz; ama emeğini saklamadan paylaşana da değer verelim. Güçlü olanı dinleyebiliriz; ama sözü henüz duyulmamış olana da kulak açalım. Bir başarının fotoğrafını çekebiliriz; ama o kareye işi gerçekten yapanları da sığdıralım. Her sorunu tek başımıza çözmemiz beklenemez. Yine de her gün, hangi davranışı çoğalttığımıza karar veriyoruz. Bir şehrin asıl bütçesinde biraz da bu kararlar birikiyor.
Şimdi baştaki soruya dönelim: Kalabalığın içinde niçin yalnız hissediyoruz? Belki de yan yana gelmeyi, birbirimize yer açmakla karıştırıyoruz. Aynı sokakta yaşamak bağ kurmaya yetmiyor; aynı etkinlikte bulunmak ortak hayatı kendiliğinden kurmuyor. Bir şehrin insanı, kültürü ve geleceği ayrı dosyalar değil. Biri aksadığında öteki de tökezliyor. “Bir elin nesi var, iki elin sesi var” sözü hâlâ yerinde; yeter ki ikinci eli yalnız alkış gerektiğinde aramayalım.
Şehir dediğimiz şey bize dışarıdan teslim edilmiş bir kader değil. Gündelik tercihlerimizle her gün biraz daha yazdığımız ortak bir metin. O metinde unvanlar, afişler, kurdeleler bulunabilir. Asıl cümleyi ise birbirimize nasıl davrandığımız kurar.
Yarın bir çocuk bu şehir için “Burada emeğimin, sözümün, hatta hatamı düzeltme hakkımın yeri var” diyebiliyorsa, kültürün kapısını gerçekten açmışız demektir. Diyemiyorsa kapının önüne bir tabela daha asmanın faydası yok; tabelalar, bildiğiniz gibi, kimseyi içeri buyur etmez.
İnsana yer açmayan şehir, sonunda kendi kendine bile dar gelir.
Benden Söylemesi…




Görüşünüzü yorum olarak belirtiniz!