Yazıma 5 başlık koyuyorum. Hangisi hoşunuza giderse başlık o olsun!
• Kalabalıklar Neden Harika Fikir Üretemez? Çünkü Mikrofonu Herkes Kapıyor
• Demokrasi Güzel Şey… Ama Her Toplantıdan Mozart Çıkmıyor
• Ortak Akıl Dedikleri Şey, Bazen Ortak Gürültüden İbaret
• Kurullar Konuşur, Cesur Kararı Yine Bir Kişi Verir
• Kakafoni Cumhuriyeti: Herkesin Konuştuğu Yerde Kimse Düşünmüyor
Yazımın argodaki başlığı ise şöyle:
“Nerde Çokluk, Orda Bokluk!”
“Bu başlığı” kaba ve argo bulunabilirsiniz… Ama kabul edelim; bazı gerçekleri anlatmak için, ‘profesör unvanı ya da kravat’ takınca değişmiyor. Hepimiz, en efendimiz bile, kullanıyoruz.
Bu Atasözü durum, vaziyetin gerçek bir fotokopisidir; sonucu olumsuz yönde etkileyen gelişmelerin geleceği son kavşaktır. Kimin, neyin, nereye, hangi yöne evrileceğidir çıkmazlık. Bundan sonraki karar nasıl olur? Bu noktada şaşkınlık yaşayacağımız kargaşadır sonuç… Çoğumuz bu noktada kilitlenir kalırız. Kararsızlık en çok görülen sıkıntıdır.
İşte bu durumda da işin başka bir boyutu ortaya çıkar! Kafası olan herkes, beynim var diyerek akıl ve fikir yürütmeye başlar. Hekes kafasına göre yorum yapmaya basilar. Beğeniler devreye girer. Derken gitgide işler dallanır, budaklanır.
İnsanlık, tarih boyunca “Ortak Akıl” fikrine büyük bir romantizm yükledi.
Masalar kuruldu, kurullar oluşturuldu, çalıştaylar yapıldı, alt komisyonlar doğdu, onların da altına alt komisyonlar kuruldu… Sonuç? Çoğu zaman dağın fare doğurmasının PowerPoint sunumlu versiyonu.
Çünkü kalabalık arttıkça fikir çoğalmıyor yalnızca; ego, kişisel beğeni, gösteriş, ünvan merakı ve “Ben de bir şey söyleyeyim” iştahı da artıyor. Bir noktadan sonra fikir alışverişi olmaktan çıkıyor mesele… Mikrofon kapma yarışına dönüyor.
İnsan zihni ilginçtir… Sıradan olana dönüp bakmaz. Farklı olana, şaşırtıcı olana, risk alana dikkat kesilir. Çünkü insanlar güvenli limanlardan çok, cesur kıyıları hatırlar. Bu yüzden tarihte iz bırakan fikirler çoğunluk oylamasıyla değil; çoğu zaman bir kişinin inadıyla doğmuştur.
Zaten dünyada neden “Ortak Kurul Heykeli” yok sanıyorsunuz?
Hiç gördünüz mü meydanın ortasında bronzdan yapılmış bir “Komisyon Üyeleri Anıtı”? Göremezsiniz. Çünkü kalabalıklar düzen kurabilir ama sıçrama yaratamaz. Sıradışı kararlar, çoğu zaman tek başına düşünmeyi göze alan insanların elinden çıkar.
Elbette demokrasi değerlidir. Her fikrin dinlenmesi gerekir. Ama herkesin konuştuğu yerde, hakikatin sesi çoğu zaman boğulur. Çünkü fikir çoğaldıkça berraklık artmaz her zaman; bazen sadece gürültü büyür. Hayda! Öfoni; yani ‘kulağa hoş gelen, ahenkli ve melodik seslerin bütünü’ yerine, çoğu zaman (müzikte bunun adı kakafonidir) kakafoni ortaya çıkar. Yani kulağa hoş gelmesi gereken seslerin birbirine girip insanın sinir sistemini tokatlaması…
Araştırmalar, işimizin kakafoninin bir benzerinin okumak değil, cesur olmak, ilham vermek, heyecanlandırmaktır. Çaresi net: Cesur olup insanların kayıtsız kalamayacağı kadar farklı olmak gerekiyor.
Çoklukların ortak görüşünü almak, bazen sıradanlığa çağrıdır. Çokluklardan demokrasi çıkması kesindir de, cesur kararların çıkması zordur., Ortalama tartışmalarda, azlıktan ve azınlıktan dolayı rahat alınmış ve daha sorunsuz kararlar çıkar.
Toplantıların önemli bir kısmı da tam olarak budur aslında. Başlangıçta “Ortak Akıl” diye başlayan süreç, kısa süre sonra “Benim fikrim neden daha çok alkış almadı?” festivaline dönüşür.
Hele işin içine akademik ünvanlar, şahsi hırslar, kırılgan egolar ve o meşhur “Ben bilirim!” ya da “Ben buradayım!” refleksi girdiyse, geçmiş olsun. Artık orada düşünce üretilmez; entelektüel horoz dövüşü başlar.
Bir organizasyonu ayakta tutan şey bazen çokluk değil; kararlı bir azlıktır. Hatta çoğu zaman, doğru zamanda karar verebilen küçük bir ekip; fikir kalabalığı içinde boğulan büyük topluluklardan daha verimlidir.
Çünkü cesur kararlar demokrasiyle değil, sorumlulukla alınır.
Bugün siyasetten derneklere, fikir platformlarından akademik yapılara kadar birçok oluşumun ilerleyememesinin sebebi tam da budur. Bütün oluşum iyi niyetli arzuların duvara toslamasıyla, tuz buz olup dağılmasının sonucu da budur!Herkesin konuştuğu ama kimsenin yön vermediği yapılar… Sürekli tartışan ama bir türlü yürümeyen topluluklar…
Bir noktadan sonra insanlar düşünmeyi bırakıp sadece pozisyon almaya başlıyor. Haklı olmaya çalışıyorlar; faydalı olmaya değil.
Ve işin en ironik tarafı şu:
Mesela evlilik hakkında “ortak akıl” üretmeye kalktığınızı düşünün… Bir masanın etrafına; yıllardır yalnız yaşayan birini, beş kez boşanmış birini, nişan atmış birini, mutsuz evliliğin içinde oksijensiz kalmış birini, evliliği romantik komedi sanan yeni nişanlıyı ve elli yıldır hâlâ el ele yürüyen o efsane çifti oturtun… Sonra da hepsinden tek cümlelik bir “evlilik bildirgesi” çıkarmalarını isteyin. Çıkmaz. Çünkü herkes aynı kelime hakkında konuşur ama aslında kendi yarasını, kendi travmasını, kendi mutluluğunu anlatır. Birinin “hayat müşterektir” dediğine, diğeri “Allah düşürmesin” diye bakar.
İşte çoklukların trajikomik tarafı da tam burada başlar. Ortak akıl değil, organize kafa karışıklığı ortaya çıkar. Kalabalık arttıkça hakikate yaklaşılacağı sanılır. Oysa çoğu zaman sadece deneyimlerin gürültüsü büyür. Demokrasi kutsanır, herkesin fikrine saygı duyulur, herkes uzun uzun konuşur… Ama toplantının sonunda ortada hâlâ net bir cümle yoktur. Çünkü bazı konular oylamayla berraklaşmaz. Hele ki insanların egoları, hayal kırıklıkları, kişisel doğruları ve “ben yaşadım, ben bilirim” tonları devreye girdiyse…
Belki de bu yüzden; siyasette, fikir kulüplerinde, anonim platformlarda, derneklerde, sosyal oluşumlarda, dini cemaatlerde ve hatta adına cilt cilt bilimsel çalışma yapılan o anlı şanlı akademik yapılarda bile aynı manzarayla karşılaşıyoruz: Herkes konuşuyor… Ama kimse ilerleyemiyor. Çünkü insanlar çoğu zaman gerçeği anlamaya çalışmıyor; gerçeği zannettikleri şeyin temsilciliğine soyunuyor. Düşünmüyorlar, pozisyon alıyorlar. Dinlemiyorlar, sıra kendilerine gelsin diye bekliyorlar. Neden mi? Çünkü düşünce şekilleri eski ve geleneksel. Kafa eski kafa. Yeni bir bakış, farklı bakan, farklı düşünen bir kafaya ihtiyaç var. Bu kafaya, bu açıdan bakmadığınız sürece, sizden bir ‘Doğru Akıl!’ ortaya çıkmaz.
Hal böyle olunca da ortak ve doğru akıl dediğimiz şey, zamanla ortak bir yön üretmek yerine; ortak bir yorgunluk üretmeye başlıyor. Oysa mesele çoğu zaman sanıldığı kadar karmaşık değil. Bir topluluğun önündeki en büyük tehlike bilgisizlik değildir; “bildiğini sanan” insanların çoğalmasıdır. Çünkü cehalet bazen öğrenir… Ama kibir, çoğu zaman yalnızca konuşur. Ve ne yazık ki birçok büyük fikir, birçok cesur yolculuk, daha başlamadan kendi kalabalığının altında eziliyor. İnsanlar anlamadan yorum yapıyor, düşünmeden hüküm veriyor, sezmeden yön tayin etmeye kalkıyor.
Sonra da neden ilerleyemediğimize şaşırıyoruz. Aslında olan çok basit: Bazı yolculuklar düşman saldırısıyla değil, yol arkadaşlarının bitmek bilmeyen gürültüsüyle yarım kalıyor.
Gerçekten iyi bir fikir ortaya çıktığında da çoğunluk onu hemen anlayamıyor zaten! Cahilinde de, profesöründe de bu değişmiyor!
Benden Söylemesi…




Sizinle hemfikiriz…. İnsanların egoları, sosyal statüleri, akademik kariyerleri her şeyin üstünde…. Umudumu yitirmek istemiyorum… Ancak çok zor..
Yakında ego ile ilgili enteresan bir yazım daha geliyor, onu da okursanız, sevinirim üstadım.