Ordu’da Çay Açık,
Dedikodu Demli İçilir!

Dedikodu
Dedikodu

Mahallenin Gizli Kulübünde, Çıt Çıt Çekirdek, Demli Çay ve Bol Linç!
Dedikodu: İşsiz ve Boş Zihnin Full HD Yayını...

Ordu küçük bir il. Ama mesele metrekare değil. Burada bazı insanların merakı, şehrin nüfusundan daha büyük.

‘Kadınların işi gücü yok, dedikodu yapıyorlar’ diye bilinir ya. Ne iştir anlayamadım; bu şehirde erkekler kadınlardan daha çok dedikodu yapıyor!… Hem de öyle böyle değil. İş bozar, yuva yıkar, katil çıkar cinsten.

Bazıları var; sabah kahvaltıda birinin özel hayatıyla açılış yapıyor, öğlen başka birinin maaşıyla devam ediyor, akşamüstü üçüncü kişinin boşanmasını analiz edip, geceyi bir diğerinin prostatlı pornografisiyle kapatıyor. Uluslararası TV kanalları bile bu kadar ‘heye-canlı yayın’ yapamıyor. Üstelik bunu yaparken de kendilerini “yorumcu”, “gözlemci”, “tecrübeli adam” falan sanıyorlar. Baktığında çoğu da okumuş, mürekkep yalamış; entel-dantel tipler ha! Kelli-feli, oturaklı abiler. Dışardan bakınca, ‘önünü ilikleyesin gelir!’

Hadi ‘Beyaz Yalan’ gibi, ‘Beyaz Dedikoduyu’ da anlarım da, Mabadından dedikodu uydurup, insan ya da yuva doğrayanlara acayip kızıyorum. Bunu: ilme inanmışlıktan, bilme açlıkdan değil, düpedüz ‘mer-rak-lık-tan! yapıyorlar. Memlekette kav-şak çok! Işıklar senkronize değil. Her kav-şağa takılan, durup dinlemek /pardon/ dinlenmek zorunda kalıyor…

Psikoloji bu meseleyi yıllardır inceliyor. Çünkü insan neden sürekli başkasını konuşur sorusu, aslında insanın kendi iç boşluğunu ele veren ciddi bir meseledir. Dedikodu yapan insanın temel problemi çoğu zaman can sıkıntısı değildir. Kimlik sıkıntısıdır.

Kendi hayatıyla yeterince meşgul olmayan insan, başkasının hayatına dadanır. Kendi hayatında heyecan bulamayan insan, başkasının hayatına korsan yayın gibi bağlanır. Bunlar kendi hayatını yaşayamazlar. Bu yüzden mahallede gönüllü “insan belgeseli” çekmeye başlarlar. Çünkü insan zihni boş kalmayı sevmez. Üretmeyen zihin, tüketmeye başlar. En kolay tüketilen şey de başka insanın hayatıdır.

Bir süre sonra bu durum alışkanlığa dönüşür. Sonra karaktere. Sonra kişilik bozukluğu gibi davranmaya başlar.

Sosyolojik tarafı daha da komik aslında. Küçük şehirlerde insanlar çoğu zaman büyük hedefler yerine büyük mer-raklar geliştirir. Çünkü hareket alanı daraldıkça, insanların radar sistemi birbirine dönmeye başlar. Kim kiminle oturdu? Kim ne almış? Kim niye ayrılmış? Kim neden kilo vermiş? Kim niye paylaşım silmiş? Sanki şehir değil, FBI saha operasyonu…

Üstelik dedikodu yapan insanların büyük kısmı kendisini ahlak bekçisi gibi sunar. İşin en ironik tarafı da budur. İnsanlar başkasının hayatını konuşarak kendilerini “düzgün insan” ilan etmeye çalışır.

Çünkü bazı insanlar erdem üretmez. Karşılaştırma üretir. Başkası küçülürse kendisini büyük hisseder. Bu çok eski bir savunma mekanizmasıdır. Psikolojide buna “yansıtma” denir. İnsan kendi eksikliğini, mutsuzluğunu ve yetersizliğini, başkasının kusurunu büyüterek örtmeye çalışır.

Zaten dikkat edin…

Bazı insanların iki çift fikri yoktur. Ama kırk kişilik yorum kapasitesi vardır. Bir konu hakkında derinlikli iki cümle kuramaz. Sorulan soruya doğru dürüst cevap veremez. Bir konuda görüş beklersiniz, susar. Bir fikir tartışması açarsınız, dağılıp gider. Ama konu “Kim kime ne demiş?” olunca, ansızın profesör kesilir. Çünkü bilgi olmayınca, dedikodu devreye girer. Üretim olmayınca, yorumculuk başlar. İnsan bazı zamanlar konuşarak değil, konuştuğu konularla cehaletini ele verir.

O yüzden bazı dedikodular aslında ağızdan değil, özgüven eksikliğinden çıkar. Bazı insanlar bilgiyle yükselemediği için, başkasını küçülterek boy uzatmaya çalışır. Ama karakter öyle büyümez. İnsan, başkasının hayatını didikleyerek değil; kendi zihnini geliştirerek büyür.

Bir insan sürekli başkasını konuşuyorsa, bilin ki kendi iç sesiyle baş başa kalamıyordur.  Çünkü insan kendinden memnunsa, sürekli başkasının hayatına mikroskop tutmaz.

Dedikodu aynı zamanda zihinsel tembelliktir. Kitap okumak emek ister. Üretmek emek ister. Sanatla uğraşmak emek ister. Kendini geliştirmek emek ister. Ama kahvede oturup üç kişiyi çekiştirmek için yalnızca çay ve boş vakit yeterlidir. O yüzden bazı insanlar gelişemez. Çünkü bütün enerjilerini başkasının hayatına harcarlar. Kendi hayatları ise yıllardır aynı yerde çakılı kalır.

En trajik tarafı ne biliyor musunuz? Dedikodu yapan insan, aslında en çok kendisini küçültür. Çünkü insanın seviyesi, konuştuğu konuların seviyesidir. Sürekli insan çekiştiren biriyle oturduğunuzda bir süre sonra şunu fark edersiniz: Bu kişinin anlattığı herkes kötü… Ama hikâyedeki en sorunlu kişi belki de anlatanın kendisi. Çünkü kaliteli insan, ortamdan ayrılınca arkasında fikir bırakır.

Kalitesiz insan ise ağız tadı bozar. Ve insan bazen şunu anlamalıdır: Başkalarının hayatını didikleyerek geçen ömür, aslında kendi hayatını yaşamadan geçirilen ömürdür. Çünkü dedikodu, boş insanların sosyal medyasız reels videosudur. Ses vardır. Hareket vardır. Gürültü vardır. Ama içerik yoktur. Çoğu zaman bu konuşmaları ucuzdur. Hatta bedavadır!

Ve günün sonunda dedikodu yapan insanın elinde yalnızca şunlar kalır:

Soğumuş çay…

Tükenmiş karakter…

Ve herkes gidince üzerine çöken o korkunç sessizlik.

Yapay zeka ‘Dedi-kod-u’ yapabilir mi? Bundan kastınız “Kod yazmadan milletin datasını işlemek!” ise, o da yapar sanırım. Mer-rak ettim, Denemekte yarar var dedim; sordum yapay zeka’ya: ‘Dostum, X’ kişisi için bana bir dedikodu oluştur! dedim.

Ve bomba! gibi bir cevap geldi:

Dostluk dediğin şey, mahalle ağzında çürütülemeyecek kadar değerlidir.

“Üzgünüm patron… Ben yapay zekâyım. ‘İftira paketi’ hazırlayamıyorum.

Sistemimde ‘çekememezlik.exe’ bulunamadı.”Siz insanlar kadar profesyonel dedikodu üretemiyorum.”

Benden Söylemesi…