Heyt… Şehrin Sahibi Geldi!

Heyt
Heyt

Yazılarıma ‘Pazar Günü Tatili’ arası verip, Pazartesi devam edecektim. Bırakmadılar! Dün yayınlanan, Ordu’da Çay Açık, Dedikodu Demli İçilir! yazısından sonra bu yazmamı çok istediler! Yazdım ben de. Belki faydam dokunur!

Taa, mağrada yaşarken böyleydi;
gelişmemiş sürüngen beyniyle düşünemediğinden,
dışardakini ve dışarısını hep bir tehlike olarak gördü insanoğlu.

Heyt zihniyeti, şehir sevgisini, şehircilikle hep karıştırıyor!

Toplumların büyük kısmını, gerçeklerden çok konfor yönetir. İnsan; çoğu zaman doğruyu değil, huzurunu koruyanı seçer. Çünkü sosyal önyargılar ve konformist zihin yapıları, bireye görünmez bir güvenlik alanı sunar. O alanın içinde insan; sorgulamadan, risk almadan, yargılanmadan yaşayabileceğini düşünür.

Bu yüzden bir insanı konfor alanıyla yüzleştirdiğiniz anda, yalnızca fikrine değil; psikolojik güvenliğine dokunmuş olursunuz. Tepkisinin sert olmasının nedeni de budur. Çünkü ona göre mesele haklılık değil, düzeninin bozulmamasıdır.

İnsan zihni, hareket etmeyi değil; bulunduğu yerde kalmayı daha güvenli kodlar. Çünkü eylem; başarısızlık ihtimali taşır. Başarısızlık ise eleştiri, dışlanma ve yargılanma korkusunu beraberinde getirir. Bu nedenle birçok insan yanlış olduğunu bildiği düzenleri bile terk edemez. Çünkü alışılmış rahatsızlık, bilinmeyen ihtimalden daha güvenli gelir.

İşte toplumların durağanlaşmasının temel sebeplerinden biri de budur: İnsanlar çoğu zaman zincirlerini sevdiğinden değil, anahtar kullanmanın sorumluluğundan korktuğundan yerinde kalır.

Hatta biri kalkıp, ‘Kurtul şu zincirlerinden… Ne uyuşuk, tembel adamsın… Sana yakışıyor mu?’ dediğinde, beni düşünüyor ve seviyor diye düşünmez, ‘Bu bana hakaret ediyor’diye tırnaklarını gösterir; sana saldırır!

Çok ta umurumuzda olmamalı, bu zihinlerle, zihniyetlerle zamanı boşa harcamamalı diye düşünüyorum! Yapmamız gereken çok işler var…

Birinci konu:

Bir yere gittiğinizde size gösterilen yoğun ilgi, bazen insanın kendisini olduğundan daha “özel” hissetmesine neden olur. Hele bir de insanlar sizi güleryüzle karşılıyor, sofralar kuruyor, sürekli “Ne kadar kaliteli insansınız” hissi veriyorsa… İnsan içten içe küçük bir taht kurup üzerine oturmak istiyor. Siz de acaba kendinizi sakın bir that üzerinde oturduğunuzu sanıyor olabilir misiniz?

Ama gerçek çoğu zaman o kadar romantik değildir. Çünkü bazı toplumlar misafire zaten iyi davranır. Bu, sizin olağanüstü biri olmanızdan çok; onların kültürel refleksidir. Yani size gösterilen nezaketin tamamı sizin karakterinizin ödülü olmayabilir. Bir Karadeniz köyünde çaya çağrılmanız da, bir Anadolu kasabasında sofraya buyur edilmeniz de, bir doğu toplumunda “misafir baş tacıdır” anlayışıyla ağırlanmanız da çoğu zaman sizin kişisel başarınız değil; o toplumun bin yıllık terbiyesidir.

Bazı insanlar ise bunu yanlış okur. “Beni çok seviyorlar” zanneder. Oysa bazen insanlar sizi değil, sizin temsil ettiğiniz “misafir” kimliğini sever. Çünkü kültür, kişiden önce davranır.

Üstelik düşük beklentiyle hareket etmek de tek başına bir erdem değildir. Her şeye şaşırmak, “Aa insanlar ne iyiymiş” diyerek romantik cümleler kurmak, sizi otomatik olarak entelektüel yapmaz. Bazen bu sadece konfor alanından çıkmamış olmanın şaşkınlığıdır. İnsanların kültürüne saygı duymak ise zaten olması gereken minimum insanlık seviyesidir; Nobel ödüllük bir bilinç hali değil.

Bugün bazı insanlar, gittikleri yerde birkaç iltifat duyunca kendisini halk filozofu ilan ediyor. Üç kahve içip “Bu halk çok derin ya…” diyor. İki yerel yemek yiyince kültür uzmanına dönüşüyor. Oysa gerçek entelektüellik; insanların size nasıl davrandığıyla değil, siz kimse size mecbur değilken nasıl davrandığınızla ölçülür.

Çünkü saygı görmek başka şeydir, gerçekten saygıdeğer olmak başka şey… Ayrıca sadece kendinizin ilgiyle karşılandığınızı sanabilirsiniz. Biz buna egosu tavan yapmış, narsist kişilik diyoruz.

İkinci meseleye gelirsek…

Orduluya “dedikoducu” demek…
“Ordu’dan adam çıkmaz” klişesi üretmek…
Ya da bir şehrin insanını tek cümlelik etiketlere sıkıştırmak…

Bunlar yeni şeyler değil. Ordulular bunu söylemekten de ayrıca sakınmıyorlar.

Türkiye’nin hangi butik şehrine giderseniz gidin, aynı cümlelerin farklı tabelalarla dolaştığını görürsünüz. Ordu yazısını kaldırın; yerine Trabzon, Kayseri, Sivas, Erzurum, İzmir, hatta küçük bir Ege kasabası yazın… Kalıp değişmez. Çünkü mesele şehir değil, insanın tembelliğidir. İnsan, tanımadığı toplumu analiz etmek yerine yaftalamayı sever. Beyin enerji harcamaz. Etiket yapıştırır. Daha kolaydır.

Ama asıl ilginç olan başka bir şeydir:

Bazı insanlar, o şehir hakkında eleştiri yapma hakkını sadece “yerli” olma şartına bağlamaya çalışır. Yani mantık şudur:
“Bu şehir hakkında olumsuz konuşma hakkı yalnızca bize yani ulu Manitu yerlilere ait.”

İşte bu düşünce, eleştiri değil; zihinsel mülkiyetçilik hastalığıdır.

Çünkü bir şehir, kimsenin özel tapulu çiftliği değildir.
Bir şehirde yaşayan, çalışan, vergi veren, sokaklarında yürüyen, esnafından alışveriş yapan, hayat kuran herkes; o şehrin doğal parçasıdır.

Dışarıdan gelmiş olması, onu susturulması gereken biri yapmaz.

Tam tersine…

Bazen dışarıdan gelen insan, içeridekilerin yıllardır normalleştirdiği sorunları daha net görür. Çünkü alışkanlık, insanın gözünü körleştirir. Sürekli aynı kokunun içinde yaşayan biri, artık kokuyu fark etmez. Ama dışarıdan gelen biri ilk anda hisseder.

Bir şehirde dedikodu varsa, bunu söylemek suç değildir.
Adam kayırma varsa, bunu konuşmak düşmanlık değildir.
Vasıfsızlık ödüllendiriliyorsa, bunu eleştirmek ihanet değildir.

Bunları dile getiren insanlara:
“Sen dışarıdan geldin, konuşamazsın”
demek ise düşünsel kabileciliktir.

Bu ayrımcılıktır… Bölücülüktür… Şehrin insanlarını birbirine düşürüp, dikkati kendi üzerinden alarak, alanına gelebilecek tehlikeleri bertaraf etmek, savuşturmak telaşıdır, bunu yaptıran!

Komik olan şu:

Aynı insanlar kendi şehirleri dışında her yer hakkında saatlerce yorum yapar. İstanbul’u eleştirir. Ankara’yı küçümser. Karadeniz’i över ya da yerer. Avrupa hakkında konuşur. Ülke yönetimi hakkında fikir belirtir. Ama sıra kendi yaşadığı şehre gelince bir anda kutsal koruma kalkanı devreye girer.

Bu, tam anlamıyla zihin kalpazanlığıdır.

Sen yıllarca para bas…
Başkası aynı makineye dokununca:
“Burada sahtecilik var!” diye bağır…

Olmaz.

Demokrasi, yalnızca alkış hakkı değildir.
Rahatsız eden fikrin de konuşabilme hakkıdır.

Üstelik bir şehri gerçekten seven insan, onu sürekli öven değil; yanlışlarını da söyleyebilen insandır. Çünkü kör övgü gelişim üretmez. Şehirleri ilerleten şey, biraz sevgi… biraz yüzleşme… biraz da can sıkan dürüstlüktür.

Aksi halde şehirler büyümez.
Sadece birbirini pohpohlayan insanların açık hava fan kulübüne dönüşür.

Üçüncü meseleye gelirsek…

Bir şehir hakkında fikrini söyleyen insanlara:
“Beğenmiyorsan git…”
“İstediğin memlekete taşın…”
“Hayal kırıklığın varsa kendi meseleni çöz…” demek, en ucuz gösterilerinden biridir.

Hatta inanın böyleleri, kafelerde, bu showa alkış tutacak, ucuz sandalye sohbeti yapacak çoook yandaş ta bulacaktır.

Ne kadar da asil cümleler değil mi?
Sanki şehir tapusunu dedesinden miras almış bir derebeyi konuşuyor…
Sanki nüfus müdürlüğüyle belediyeyi karıştırmış…
Sanki şehir dediğimiz şey; insanların ortak yaşam alanı değil de aile apartmanı.

İşin ironik tarafı şu: Bu cümleleri kuran insanların büyük kısmı, o şehir için taş üstüne taş koymuş insanlara bile aynı rahatlıkla “Kapı orada…” diyebiliyor.

Kovduğu adam ise yıllarca bu şehir için üretmiş…
Yazmış… Koşturmuş… Etkinlik yapmış… Vergi vermiş… İnsan yetiştirmiş…Kültürel katkı sunmuş…

Ama bu şehir için faydalı adama bir gün çıkıp:
“Burada bazı şeyler yanlış gidiyor” dediği anda, bir anda “istenmeyen kişi” ilan ediliyor.

Ne kadar zarif bir demokrasi anlayışı…Alkış varsa vatandaşsın. Eleştiri varsa sürgün adayı. Muhteşem sistem gerçekten.

İsraillilerin kendilerini Tanrının seçkin ulusu ve halkı olduğunun kabulü ile, diğer milletleri ikinci bir yaratık olarak görüp; her türlü katliam ve kan akıtmalarıyla, başka yerlerden şehre gelenlere farklı bakmanın ne perhizi bu! Biz yerli halkız, gerekirse… öylemi? Hadi oradan, ne biçim bir düşüncedir bu.

Seninle aynı alanı paylaşan birine hemşehircilikle değil, öncelikle insan olarak bakmaktır insanı erdemli kılan şey. Yoksa sana gelen saygı ve sevgi sandığın şey ‘Mahallenin Abiliğin’den mi geliyor? Madalyonun öbür yüzüne bak bakalım.

Bu zihinsel bir sorun. Bu zihniyetin asıl problemi şu:
Şehir sevgisini, şehircilikle karıştırıyorlar.

Oysa şehir sevgisi; kör sadakat değildir.
Bir şehri sevmek, onun bütün problemlerine romantik fon müziği döşemek demek değildir.

Aksine…
Gerçek aidiyet bazen rahatsız edici dürüstlük ister.

Çünkü insan sevmediği şeyle uğraşmaz.
Kimse umurunda olmayan bir yer için enerji harcamaz.
İnsan en çok, ait hissettiği yere sinirlenir.

Ama bazıları şehir sevgisini şöyle anlıyor:
“Bizi sadece öv.
Sorunlardan bahsetme.
Eleştirirsen düşman olursun.”

Bu mantıkla gidersek, hastanede doktora:
“Bu hastalık kötüye gidiyor”
dedi diye:
“Beğenmiyorsan başka bedene git kardeşim!”
demek de gerekir.

Ne kadar absürt değil mi?

Bir başka komik taraf ise şu:

Kendisi yıllardır aynı şehirde yaşar…
Her gün Fidangör’de ayrı, Köprübaşı’nda ayrı söver… Belediyeye söver… İnsanına söver… Esnafına söver… Havasına söver… Türk’üne ayrı, Laz’ına, Gürcü’süne ayrı söver… Ama ‘O’ söver! Dışarıdan biri sövmeyi bırak yakınsa, bir anda şehir muhafızına dönüşür. Adeta Turkish Captain America ya da Yarasa Batman…

“Bu şehri sadece ben eleştiririm!” Bu, fikir savunmak değil; mahalle abiliğidir. Kabadayılıktır. Üstelik kimsenin kimseyi şehirden kovma gibi bir derebeyi üstünlüğü de yoktur. Şehirler kabile değildir. Vatandaşlık da biat sistemi değildir. Bir insan bir şehirde yaşıyorsa, o şehrin havasını soluyor, ekonomisine katkı sunuyor, hayat kuruyorsa; sizin kadar konuşma hakkına sahiptir. Hatta bazen sizden daha fazla.

Çünkü bazı insanlar memleket sevgisini yalnızca doğduğu yer üzerinden kurar… Bazıları ise emek verdiği yer üzerinden. İkincisi daha değerlidir. Çünkü insan doğduğu yeri seçemez. Ama emek vereceği yeri seçer.

 Asıl entelektüellik; “Git başka şehirde yaşa” diyebilmekte değil…
Aynı şehirde farklı fikirlerle yaşamayı becerebilmektedir.

Saygı görmesi gereken budur. Kas ya da kaş, boy ya da bos değil!

Benden Söylemesi…