Ordu Mutfağımız Var mı?

ordu mutfağı
ordu mutfağı

'Markan' Yoksa, Ordu Mutfağı da Yoktur !

Ordu mutfağının lezzet sorunu yok. Hatta bu konuda biraz fazla rahatız. Çünkü sofraya güveniyoruz. “Bir yesinler, gerisini zaten anlarlar.”

İyi de dünya bizim sofraya kendiliğinden oturmuyor ki…

Masayı kurmak başka, davetiyeyi göndermek başka.

Bizim mutfağın elinde her şey var. Tarih var. Coğrafya var. Ürün var. Çeşitlilik var. Hikâye desen, maşallah destan boyunda.

Ama bütün bunları tek bir güçlü marka hikâyesine dönüştürmekte hâlâ biraz “tencere kaynasın da gerisine bakarız” rahatlığındayız.

Oysa iyi yemek yapmakla, iyi yemek markası yaratmak aynı şey değil.

Bir aşçının önüne dünyanın en iyi malzemelerini koyabilirsiniz.
Ama tabağı nasıl sunacağını bilmiyorsa, mesele yarım kalır. Bizim durumumuz da biraz böyle.

Karalahana var. Dolma ve sebzenin, otun her çeşidi var. Pidesi var. Döner var. Manda yoğurt var. Zeytinyağlılar, mezeler, kebaplar, hamur işleri, mutfaklar dolu…

Kısacası elimizde gastronomik cephanelik var. Ama bazen tüfeği omzumuza takıp fotoğraf çektirmekle yetiniyoruz.

Çünkü bir değerin size ait olması yetmez. Onu anlatmanız gerekir. Konumlandırmanız gerekir. Korumanız gerekir.

Dünyanın zihninde doğru yere oturtmanız gerekir. Yoksa siz hikâyenizi anlatmazsanız, birileri gelir, gayet güzel anlatır. Üstelik sizi dipnota bile koymayabilir.

Burada mesele sadece şu meşhur: “Bu yemek kimin?” tartışması da değil. Asıl sorulması gereken soru şu: Bu yemek kimin ekonomisine, turizmine ve ülke imajına değer katıyor? İşte işin can alıcı tarafı burada.

Bazı ülkeler mutfaklarını yalnızca karın doyurma aracı olarak görmüyor. Onu turizmin parçası yapıyor. Kültür politikasına bağlıyor. Ticaretle birleştiriyor.

Ülke imajının içine yerleştiriyor. İtalyan mutfağı dediğimizde yalnızca pizza ya da makarna gelmiyor aklımıza. Bir masa geliyor. Bir meydan geliyor. Bir sokak geliyor. Bir Akdeniz akşamı geliyor. Yani adamlar makarnayı yalnız satmıyor. Yanında biraz da İtalya veriyorlar.

Japon mutfağında da durum farklı değil. Sushi yerken yalnız pirinç ve balık tüketmiyorsunuz. Sunum, sadelik, ritüel, estetik ve kültür de tabağa geliyor.

Bizde ise bazen tabağın içi şahane, hikâyesi garsonun inisiyatifine kalmış. İşte burada durup birkaç soru sormamız gerekiyor.

Ordu mutfağının ulusaldaki ve  dünyadaki marka konumu nedir? Hangi ürünümüz lokomotif? Hangisi amiral gemisi? Türkiye’ye ve dünyaya hangi hikâyeyi anlatıyoruz?

Gaziantep başka şey, Ege başka şey, Karadeniz başka şey, Hatay başka şey anlatırken; bunların üzerinde hepsini birbirine bağlayan büyük bir “Türk Mutfağı” çatısı var mı?

Yoksa herkes kendi tenceresini mi kaynatıyor? Şef başka anlatıyor. Restoran başka. Otel başka. Turizm şirketi başka. Kamu kurumu başka.

Ortaya da güzel ama biraz fazla sesli bir mutfak korosu çıkıyor. Herkes doğru notaya basıyor. Fakat aynı eseri çaldığımız pek söylenemez.

Markalaşma tam da burada başlıyor.

Çünkü kaliteli olmak yetmez. Bilinir olmak gerekir. Bilinmek de yetmez. Hatırlanmak gerekir. Hatırlanmak da yetmez. İstenmek gerekir.

Marka dediğimiz şey biraz da budur zaten.

İnsanların aklına gelmek. Gönlüne girmek. Sonunda da cüzdanına ulaşmak. Biraz romantik başlayıp ekonomik bitiyor ama hayatın cilvesi bu.

Ordu mutfağının ihtiyacı daha fazla “yemek fotoğrafı” değil. Daha fazla tanıtım filmi de tek başına çözüm değil. Asıl ihtiyaç, birbirine bağlı bir gastronomi stratejisi. Turizmle bağlantılı. Kültürle bağlantılı. Tarımla bağlantılı. İhracatla bağlantılı. Restorancılıkla bağlantılı.

Yani baklavayı yalnız baklava olarak değil; fıstığıyla, ustasıyla, şehriyle, tarihiyle ve seyahat deneyimiyle birlikte düşünmek gerekiyor.

Bir turist Türkiye’ye geldiğinde yalnızca otel odası satın almamalı. Deniz, kum, güneş üçlüsünün arasına sıkışıp dönmemeli.

Türkiye’den biraz Türkiye götürmeli. Bir kahvenin kokusunu… Bir zeytinyağının hikâyesini… Bir baklavanın çıtırtısını… Bir yayla peynirinin coğrafyasını… Bir mezenin sofra kültürünü…

Belki de yıllar sonra ülkesinde bir lokantaya oturduğunda: “Ben bunu Türkiye’de yemiştim.” demeli.

İşte marka orada başlıyor.

Hatırada. Duyguda. Deneyimde. Sonra ekonomiye dönüşüyor.

Gastronomi, turizmin yanında servis edilen küçük bir meze değildir. Doğru yönetilirse masanın ana yemeklerinden biridir.

Şimdi gelelim asıl meseleye.

Ordu mutfağımız var mı? Var. Lezzetimiz? Fazlasıyla. Ürün çeşitliliğimiz? Say say bitmez. Hikâyemiz? Bin yılları devirir. Peki markamız?

İşte kaşığı biraz orada bırakıp düşünmek gerekiyor. Çünkü dünya artık yalnızca neye sahip olduğumuza bakmıyor. Sahip olduğumuz şeyi nasıl anlattığımıza bakıyor.

Nasıl sunulduğuna… Nasıl koruduğumuza… Nasıl pazarladığımıza… Nasıl paketlediğimize… Nasıl yönettiğimize…

Kısacası mesele mutfakta değil. Tencerede hiç değil. Yemek zaten güzel. Bizim asıl tarif eksiğimiz, marka yönetiminde.

Markanız taklit olmayacak, bir başka yöreden, üründen esinlenmiş olmayacak. Bir başka yöreyle aynı özellikleri taşımayacak, aynı özellikleri paylaşmayacak, farklılıkla ayrışacak! Bir başka ürünün özellikleri ve marka bilinirliği senden daha önde olmayacak! Hadi şimdi otur ve buna uyan yemeklerini teker teker say… Sebze yemeklerin mi? Piden mi? Doğu Karadenize has ya da özgü mü, senin şehrine mi has? Ya da Gürcistan’dan ya da başka başka yerlerden eski kültürünle buralara göçle taşıdığın mutfağın mı? Kaç yemek sayarsın?

En, en önemlisi de; emeklerinin kültürünü ve bu kültürün hikayesi varsa bile bu hikayeyi anlatabiliyor musun?

Çünkü siz hikâyenizi markalaştırmazsanız… Birileri gelir. Adını biraz değiştirir. Sunumunu biraz parlatır. Üstüne de güzel bir hikâye yazar. Sonra bizim yıllardır yaptığımız şeyi bize “yeni keşif” diye satıverir.

Biz de tabağa bakıp:

“Yahu bunun aynısını bizim anneanne yapıyordu.” deriz. Anneanne yapıyordu yapmasına da…

Marka tescilini anneanneye bırakmışız.

Benden Söylemesi…