'Değiştirelim' De, Önce İnanacaksın !
Bugüne kadar kafe sandalyelerinde, pastahane, kıraathane köşelerinde, çay bahçeleri masalarında ve o meşhur ucuz iskemle sohbetlerinde bol bol memleket kurtardık. Tespit üstüne tespit yaptık. Şikâyet ettik. Dertlendik. Söylendik. Sonra gece oldu. Eve döndük. Dizimizi seyrettik, yattık uyuduk. Ertesi gün? Aynı kafeler, aynı kişiler, aynı nutuklar… Konuşanlar aynı, dinleyenler aynı. Çay değişiyor, masa değişiyor; mevzu değişmiyor. Kısacası yine aynı tas, aynı hamam.
Çünkü eyleme dönüşmeyen sözün ömrü, masadaki çayın sıcaklığı kadardır. Biraz beklersiniz, o da soğur.
Şimdi önümüzde iki yol var. Ya mevcut durumu koruyup şikâyete devam edeceğiz ya da “Daha iyisi mümkün” diyerek harekete geçeceğiz. Eğer ikincisini seçiyorsak mesele artık yalnızca kendimiz değil. Belki kurulmasını istediğimiz o güzel geleceğin tamamını biz göremeyeceğiz. Ama çocuklarımız görebilir. Torunlarımız yaşayabilir. O hâlde değişmek gerekiyorsa, biraz da onlar için değişeceğiz.
Ambalaj güzel de, içindeki?
Bir şehir değişebilir mi? Elbette değişebilir.
Ama “şehrin toplumsal yapısı değişecek” deyince dedenin sandığını sokağa atıp nenemin tarif defterini geri dönüşüm kutusuna göndermekten söz etmiyorum. Değişim, geçmişi inkâr etmek değildir. Geçmişten iyi olanı alıp geleceğe taşıyabilme becerisidir.
Dayanışmayı koruyalım. Komşuluğu, selam vermeyi, hatır sormayı, paylaşmayı koruyalım. Bize ait olanı, bizi biz yapan güzel taraflarımızı koruyalım. Ama sırf yıllardır yapılıyor diye her alışkanlığın üzerine de “Dokunmayınız, kültürdür” etiketi yapıştırmayalım. Çünkü kültür başka şeydir, alışkanlık başka. Gelenek başka şeydir, inat başka.
Hele şu meşhur “Bizde böyle” cümlesi… Bazen gerçekten kültürü anlatır. Bazen de düşünmeye üşenmenin en şık ambalajıdır. Ambalaj güzel olabilir. İçinden ne çıktığına da bakmak lazım.
“Boş ver!” reçetesiz satılıyor.
Peki neden yapısal değişimden söz ediyoruz? Çünkü toplumun ruh hâlinde giderek yaygınlaşan bir yorgunluk var.
“Ne olacaksa olsun.” – “Buradan bir şey çıkmaz.” – “Bu şehir değişmez.” – “Kim uğraşacak şimdi?” Ve tabii millî sakinleştiricimiz:“Boş ver…”
Özellikle biz Orduluların zaman zaman pek sevdiği bu ilaç reçetesiz satılıyor. İlk anda yan etkisi de görünmüyor. Ama uzun süre kullanıldığında hayal kurma yeteneğini fena hâlde köreltiyor. İnsan bir süre sonra yalnızca yapamayacağına değil, yapmaya değmeyeceğine de inanıyor. Asıl tehlike burada.
Bir genç çıkıyor, “Burada ne yapabilirim?” diye soruyor. Bir büyüğü iyi niyetle omzuna dokunuyor: “Evladım, çok heveslenme.” Ardından biri ekliyor: “Biz de genç olduk.” Son noktayı başkası koyuyor: “Burası böyle.” Bitti. Hayalin cenaze namazı üç cümlede kılındı. Üstelik ortada kötü niyetli kimse yok. Kimse “Hayal kurma!” demedi. Kimse bağırmadı. Ama gencin elindeki hayalin havası usul usul indirildi. Balon hâlâ elinde. Sadece artık uçmuyor. İşte toplumsal değişimi tam burada konuşmalıyız.
Saat kaç bilmiyoruz ama nedense hep geç!
Bir başka sevdiğimiz söz: “Artık bu saatten sonra değişmez.” Saat kaç? Bilen yok. Neye göre geç? Onu da bilen yok. Saat metaforik, çaresizlik gerçek.
Bazı toplumsal kabulleri zamanla değişmez kanunlar gibi görüyoruz. Oysa çoğu gökten inmedi. Birileri söyledi. Birileri uyguladı. Başkaları tekrar etti. Çocuklarına aktardı. Onlar da kendi çocuklarına… Bir baktık, ortada kural var. Belki ilk söyleyen adam kırk yıl önce kahvede çay içerken laf arasında söyledi. Biz bugün hâlâ uyguluyoruz.
Yahu arkadaş, o kadar da kutsal değildir herhâlde! “Hep böyleydi” demek, “Hep böyle kalmalı” anlamına gelmez.
Tarih dediğimiz şey biraz da insanların “Böyle gelmiş ama böyle gitmek zorunda değil” dediği anların toplamıdır. Üstelik büyük devrimlerden söz etmiyorum.
Bir mahallede insanların birbirine davranışı değişebilir. Bir şehirde sanata bakış değişebilir. Gençlerin kent yaşamına katılımı artabilir. Ortak iş yapma alışkanlığı gelişebilir. Tiyatroya gitmek, müzik dinlemek, kitap okumak, sergi gezmek, kent üzerine düşünmek gündelik hayatın doğal bir parçası olabilir.
Kültür beton değildir. Donduğu yerde zaten kültür olmaktan çıkar, müze objesine dönüşür.
İnsan değişiyor; anneanne bile WhatsApp’ta!
Kültürel alışkanlıklar güçlüdür. Aileye, mahalleye, konuşmaya, davranışlara, hatta reflekslerimize kadar işler. Bu nedenle kültürü değiştirmek kolay değildir. Ama “kolay değil” başka şeydir, “mümkün değil” başka. Biz bazen küçük bir yokuş görünce dağı Everest sanıyoruz. Oysa hayat zaten sürekli değişiyor.
Şehirler değişiyor. Sokaklar değişiyor. Meslekler değişiyor. İnsan ilişkileri, eğlence biçimleri, iletişim şekilleri değişiyor. Yirmi yıl önce birine, cebimizdeki küçücük cihazlarla dünyanın öbür ucundaki insanlarla görüntülü konuşacağımızı söyleseydiniz muhtemelen yüzünüze bakar, çayından bir yudum alır ve konuyu değiştirirdi.
Bugün anneanneler aile WhatsApp grubuna çiçekli “Günaydın, hayırlı sabahlar” mesajı gönderiyor. Demek ki insan değişiyor. Hem de gerektiğinde gayet güzel değişiyor. Mesele, değişimi kendimize yakıştırabilmek.
Çocuklara yalnızca arsa ya da fabrika bırakmıyoruz…
Asıl üzerinde durmamız gereken konu gençler. Çünkü bir toplum çocuklarına yalnızca ev, arsa, dükkân, yol ve bina bırakmaz. Cümlelerini de bırakır. Bakış açısını bırakır. Cesaretini bırakır.
Ne yazık ki umutsuzluğunu da bırakabilir. “Buralarda olmaz.” – “Sen fazla hayal kuruyorsun.” – “Biz denedik, olmadı.” – “Kimse desteklemez.” – “Boşuna uğraşma.” Bunlar küçücük cümlelerdir. Ama küçük cümlelerin bazen kocaman duvarlar örmek gibi kötü bir huyu vardır.
Genç, bir süre sonra gerçek engellerle değil, kendisine öğretilmiş görünmez engellerle mücadele eder. Biz onların önüne yol döşeyemiyorsak bile bari çukur kazmayalım. “Ben yapamadım, sen de yapamazsın” yerine: “Ben yapamadım. Bakalım sen nasıl yapacaksın?” diyebilmeliyiz.
Aradaki fark küçücük görünür. Biri kapıyı kapatır. Öteki biraz aralık bırakır. O aralıktan bazen koca bir hayat geçer.
Şehir beton yığını değildir.
Her şehir kendisi hakkında bir hikâye anlatır.
Bu hikâyeyi belediyeler, üniversiteler, sanatçılar, esnaf ve kurumlar anlatır. Ama en güçlüsü insanların birbirine anlattığı hikâyedir.
“Biz nasıl bir şehiriz?” – “Burada neler yapılabilir?” – “Yeni fikre merakla mı bakarız, kusur arayarak mı?” – “Gençlerin önünü mü açarız, hevesini mi törpüleriz?” – “İyi yapılan işi destekler miyiz, yoksa yapanın önce açığını mı ararız?” Bu soruların cevabı şehrin ruhunu belirler.
Şehir yalnızca binaların yan yana dizilmesi değildir. Bina yığınına şehir denmez. Olsa olsa toplu beton denir. Şehir; insanın kendisini ait hissettiği, hayal kurabildiği, üretebildiği, karşılaşabildiği, fikir paylaşabildiği canlı bir organizmadır. Kültür de onun hafızasıdır.
Ama hafıza yalnızca geçmişi saklamak için kullanılmaz. Geleceği tasarlarken de işe yarar. Bu nedenle şehrin hikâyesini yeniden kurabiliriz. Eskisini çöpe atarak değil. Valiz hazırlamak gibi… Dedenin saatini al. Anneannenin tarifini al. Mahallenin dayanışmasını, dostluğu, samimiyeti al. Ama “Buradan adam olmaz” cümlesini valize koyma. Fazla kilo yapıyor. Bence gümrükten de geçmemeli.
Daha iyisini istemek nankörlük değildir.
Toplum olarak bazen “daha iyisini istemek” ile “elindekini beğenmemek” arasındaki farkı karıştırıyoruz. Oysa aynı şey değiller.
Bir şehirde daha iyi sanat etkinlikleri istemek, bugüne kadar yapılanları küçümsemek değildir. Daha nitelikli kültür ortamı istemek kimseye hakaret değildir.
Gençlerin daha fazla üretmesini istemek geçmişte yapılanları yok saymak değildir. Güzel bir iş gördüğümüzde “Güzel olmuş” diyelim. Sonra da ekleyelim: “Daha güzeli neden olmasın?” Gelişme, yapılanı aşağılayarak değil, mümkün olanı büyüterek gerçekleşir.
Kimsenin yakasına yapışıp “Değişeceksin!” demenin de anlamı yok. Kültür emirle değişmez.
İnsan iyi örneği görür. Dener. Hoşuna gider. Benimser. Bir süre sonra yeni olan gündelik hayatın parçasına dönüşür. Asıl değişim budur.
Değişimin reçetesi nasihat değil!
Yorgun bir topluma sürekli nasihat verirseniz sonuç alamazsınız. Yorgun insan konferans değil, sebep ister. Umut ister. Sonuç görmek ister.
“Sen yanlışsın” denmesini değil, “Başka türlü de olabilir” denmesini ister. Bu nedenle değişimin dili önemlidir. Suçlayan değil, davet eden bir dil. Aşağılayan değil, merak uyandıran bir dil. “Sen yıllardır yanlış yapıyorsun” demek yerine: “Bunu bir de böyle denesek nasıl olur?” İkisi arasında dünya kadar fark vardır. İnsan zihni biraz kedi gibidir. Üzerine koşarsanız kaçar. Sakin yaklaşırsanız gelir, yanınıza oturur.
Toplumsal değişim de böyledir. Üzerine çullanmak yerine alan açmak gerekir. İnsan kendisini değişimin hedefi değil, parçası olarak görmelidir.
Çünkü bir şehrin kültürünü üç kişi masa başında değiştiremez. En fazla toplantı tutanağını değiştirir. Kültürün değişmesi için insanların hikâyeye dâhil olması gerekir.
Bize yeni bir hikâye lazım!
Bize gerçekten inanabileceğimiz yeni bir şehir hikâyesi gerekiyor. “Bu şehirde daha iyisi mümkün.” – “Gençler burada bir şeyler üretebilir.” – “Sanat burada karşılık bulabilir.” – “İnsanlar birlikte iş yapabilir.” – “Yeni fikirler küçümsenmeden dinlenebilir.” – “Kente dair güzel hayaller kurmak saflık değildir.”
Ama bunları yalnızca söylemek yetmez. Yapmak gerekir. Çünkü slogan ile gerçek arasındaki mesafe fazla açılırsa umut kırılır.
Duvara kocaman harflerle “Gelecek burada” yazıp bütün gençler geleceğini başka şehirlerde arıyorsa, duvarın boyasını bir kontrol etmek gerekir. Belki boya kalitelidir.
Ama mesaj biraz havada kalmıştır. Şehirlerin geleceği yalnızca yollar, binalar ve ekonomik yatırımlarla kurulmaz.
Zihinsel ve kültürel iklim de önemlidir. İnsan, “Burada benim de yapabileceğim bir şey var” diyebilmelidir. Asıl dönüşüm o cümlede başlar.
Neyi değiştireceğiz?
Her şeyi değil.
Zaten her şeyi değiştirmeye çalışanların ilk değiştirdiği şey genellikle sağduyudur. Dayanışmayı koruyacağız. Samimiyeti, yerel değerleri, şehrin hafızasını, müziğini, tiyatrosunu, sanatını ve hikâyelerini koruyacağız.
Ama bizi olduğumuz yere çivileyen düşünceleri korumak zorunda değiliz. Umutsuzluğu kültürel miras saymayalım. Cesaretsizliği tevazu diye paketlemeyelim. Hareketsizliği kanaatkârlık sanmayalım. İlgisizliği sakinlik diye yutturmayalım.
Ve en önemlisi: “Böyle gelmiş” ile “Böyle gitmeli” arasındaki farkı görelim. Çünkü bazen önümüzdeki en büyük engel dışarıdaki şartlar değildir. Kafamızın içinde yıllardır kira vermeden oturan birkaç eski cümledir.
Önce inanmak gerekiyor!
Ama içimizden küçücük bir ses, “Yahu, aslında daha iyisi olabilir” diyorsa o sesi hemen susturmayalım. Çünkü daha iyisi mümkün.
Ama önce inanmak gerekiyor. Sonra konuşmak. Sonra bir araya gelmek. Sonra küçük küçük denemek. Olmadığında yeniden başlamak.
Bir şehrin kültürü bir gecede değişmez. Zaten bir gecede değişiyorsa ona kültürel dönüşüm değil, dekor değişikliği denir. Gerçek değişim yavaş ilerler.
Bir insanın cümlesi değişir. Sonra bir başkasının. Bir gencin cesareti artar. Bir etkinliğin seyircisi çoğalır. Bir fikir destek görür. Bir sanatçı, “Burada da yapılabiliyormuş” der. Sonra bir başkası…
Derken şehir kendi hakkındaki hikâyesini değiştirmeye başlar. İşte kültür tam o sırada değişiyordur. Davul zurnayla değil. Sessizce.
Son sözler…
Kimse köklerimizi sökmekten söz etmiyor. Geçmişimizi inkâr etmiyoruz. Elimizde güzel bir miras varsa geleceğe taşıyacağız. Ama yıllardır sırtımızda taşıdığımız birkaç gereksiz bavulu da artık yere bırakabiliriz:
“Olmaz.” – “Yapılmaz.” – “Kimse gelmez.” – “Kimse desteklemez.” – “Bizde böyle.” – “Bu şehir değişmez.” Belki de bu cümleleri emekliye ayırmanın zamanı geldi. Hizmetleri için teşekkür ederiz. Uzun yıllar görev yaptılar. Ama yeter.
Çünkü şehirler binalarla büyür, insanlarla gelişir. İnsanların hayalleri küçülüyorsa caddelerin büyümesinin pek anlamı yoktur. Asıl mesele çocuklarımıza nasıl bir şehir bıraktığımızdır.
Yalnızca daha büyük değil. Daha cesur. Daha meraklı. Daha üretken. Daha umutlu bir şehir. Kültür dediğimiz şey geçmişten bize teslim edilmiş mühürlü bir koli değildir. Açarız. Bakarız. İşe yarayanı alırız. Eksik olanı tamamlarız. Gereksiz olanı çıkarırız. Sonra bizden sonrakilere biraz daha iyisini bırakmaya çalışırız.
Kendimiz için değilse bile çocuklarımız için. Hepsi bu.
Şimdi…Çayı bitirip kalkıyor muyuz? Yoksa memleketi kurtarmak için, bir tur daha mı atacağız?




Görüşünüzü yorum olarak belirtiniz!