Biz böyle çürüdük!

Curuduk

Biz böyle çürüdük: Atasözleriyle günahlarımızı akladık!

- Yılan bize dokunmadı, memleketi sardı!
- Köprüden geçtik, ayı hâlâ dayımız

Bir toplumun hukuku yalnızca anayasalarda, kanun kitaplarında, yönetmeliklerde yazmaz. Bir de yazılmamış hukuk vardır. Kültürdür, gelenektir, örftür, mahalle baskısıdır, aile terbiyesidir, sokak ağzıdır. Çocukken kulağımıza çalınan bir cümle, bazen yıllar sonra önümüze “hayat tecrübesi” diye çıkar. Biz o kültürle yoğrulur, o dille düşünür, o sözlerle davranışlarımızı tartarız. İşin tuhafı şu: Sonra bazı yanlışlarımızı yine o kültürün içinden çekip çıkardığımız birkaç sözle aklamaya kalkarız. Günah bizde, avukat atasözüdür.

Mesela “Bal tutan parmağını yalar.” dedik. Güzel. Adamın eli bal küpüne kadar girdi, biz hâlâ parmağını yalıyor zannettik. Kamu imkânından kendine küçük bir pay ayırmayı, bulunduğu makamdan yakınlarını faydalandırmayı, emanetten üç beş parça eve götürmeyi “Olur öyle şeyler.” diye geçiştirdik. Bir süre sonra balı tutan parmağını değil, kavanozu yaladı. Biz de karşısına geçip, “Eh, imkânı olan yapıyor.” dedik. Hırsızlığın adını önce fırsatçılık, sonra beceriklilik koyduk. Kelime değişince suçun da hafiflediğini sandık.

“Devletin malı deniz, yemeyen domuz.” diye bir sözümüz var ki, tek başına küçük çaplı bir yolsuzluk manifestosu gibidir. Devlet dediğimiz şey sanki gökten inmiş, sahibi olmayan dev bir ambar! Oysa devletin malı dediğimiz şey, senin benim ödediğimiz vergidir. Hastanenin ilacıdır, okulun sırasıdır, sokağın lambasıdır. Ama “devlet malı” deyince sahibi görünmez oldu. Sahibi görünmeyince vicdan da pek görünmedi. Sonra bir baktık; deniz aynı deniz ama balık kalmamış. Kıyıda oturmuş birbirimize soruyoruz: “Bu memleket niye böyle oldu?” Olur tabii. Denizi sofraya koyarsan, sonunda geriye tuzu kalır.

“Yemeyenin malını yerler.” dedik, uyanıklığı erdem sandık. “At binenin, kılıç kuşananın.” dedik, güçlü olanın haklı olabileceğini ima ettik. “Üzümünü ye, bağını sorma.” dedik, nimetin nereden geldiğini merak etmeyen bir ahlak geliştirdik. Üzüm tatlıysa bağın tapusunu soran çıkmadı. Para geliyorsa kaynağına bakmadık. İşimiz görülüyorsa yöntemiyle ilgilenmedik. Bizim kapıya kadar gelen yanlış, bize zarar vermiyorsa yanlış sayılmadı. Böyle böyle ahlakı evrensel bir ölçü olmaktan çıkarıp kişisel müşteri hizmetlerine çevirdik: Bana dokunmuyorsa sorun yok!

En meşhuru zaten hazır: “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” Ne güzel temenni! Yılanın uzun ömürlü olması için neredeyse vitamin desteği vereceğiz. Komşunun başına gelen haksızlığa sustuk. Bir başkasının hakkı yenirken “Beni ilgilendirmez.” dedik. Çocuğa, kadına, yaşlıya, çalışana, güçsüze yapılan haksızlık karşısında kafamızı çevirdik. Çünkü yılan henüz bizim bahçeye girmemişti. Oysa yılan dediğin tapu kadastroya bakmaz. Bugün komşunun bahçesindedir, yarın senin salatalıkların arasında gezmeye başlar. Haksızlık da böyledir; adres seçmez, yalnızca sırasını bekler.

Bir de “Kol kırılır, yen içinde kalır.” meselemiz var. Aman aile dağılmasın, kurumun adı lekelenmesin, cemaat zarar görmesin, mahalle konuşmasın, el âlem duymasın… Peki mağdur ne olacak? O da yenin içinde kalacak! Böylece kimi zaman şiddeti, kimi zaman tacizi, kimi zaman istismarı “itibarımız bozulmasın” diye halının altına süpürdük. Halının altı yıllar içinde öyle kabardı ki üzerinde yürüyemez olduk. Hâlâ halıya kızıyoruz. Yahu kabahat halıda değil; sen yıllardır pisliği altına dolduruyorsun.

“Söz gümüşse sükût altındır.” dedik; sonra herkes sustu, meydan yalancıya kaldı. Oysa her susmak erdem değildir. Bazen susmak, yanlışın sırtını sıvazlamaktır. Doğruyu söyleyen çıkınca da hazır başka bir sözümüz vardı: “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.” E kardeşim, hem doğruyu söyleyeni kovuyoruz hem memlekette dürüst insan kalmadığından şikâyet ediyoruz. Adam onuncu köye varmış, biz hâlâ ilk dokuz köyde “Nerede bu namuslu insanlar?” diye birbirimize soruyoruz.

“Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez.” diyerek menfaatçiliği ticari zekâ zannettik. “Köprüden geçene kadar ayıya dayı de.” diyerek karakteri geçici olarak askıya alabileceğimizi öğrendik. İşimiz düşünce “abi”, işimiz bitince “kimdi o?” olduk. Makamı varken kapısında sıra beklediğimiz adam emekli olunca telefonunu açmamaya başladık. Sonra da insan ilişkilerinin neden samimiyetsizleştiğini tartışıyoruz. Ne olsun? Dostluğu yatırım aracına, selamı ön ödemeye, tebessümü vadeli hesaba çevirmişiz. Faizi düşünce arkadaşlık da bitiyor.

Ama burada atasözlerini mahkeme salonuna çıkarıp hepsine müebbet vermek de kolaycılık olur. Çünkü aynı kültür, “Doğruluk minarede kalmış, onun da içi eğri.” diye eğriliğe güler; “Komşu komşunun külüne muhtaçtır.” diye dayanışmayı över; “Ne ekersen onu biçersin.” diye sorumluluğu insanın önüne koyar. Demek ki mesele sözlerde değil, bizim hangi sözü ne zaman cebimizden çıkardığımızda. İşimize gelen atasözünü anayasa maddesi, işimize gelmeyeni nostaljik duvar süsü yaptık. Kültürü ahlakımızı yükseltmek için değil, zaman zaman zaaflarımızı cilalamak için kullandık.

Sonra bir sabah uyanıp büyük bir şaşkınlıkla, “Biz ne ara böyle olduk?” diye soruyoruz. Öyle bir “ara” yok aslında. Bir gecede çürümedik. Küçük küçük tavizlerle, “Bir kereden bir şey olmaz.”larla, “Herkes yapıyor.”larla, “Bana ne!” lerle geldik buraya. Çürüme zaten gürültüyle başlamaz; sessizdir. Önce bir yanlış hoş görülür, sonra alışılır, sonra savunulur, en sonunda gelenek zannedilir. İşte asıl tehlike oradadır.

Toplum dediğimiz şey gökten zembille inmiyor. Biziz. Şikâyet ettiğimiz kültürün hem müşterisi hem üreticisiyiz. Çocuğa söylediğimiz sözde, haksızlığa sustuğumuz anda, uyanıklığı alkışladığımız masada o kültürü yeniden üretiyoruz. Sonra dönüp “Toplum çürüdü.” diye ağıt yakıyoruz. Kusura bakmayalım; toplum başka mahallede oturmuyor.

Çürüyen ağacın gövdesine bakıp meyveye kızmanın âlemi yok. O ağacı her gün biraz biraz biz suladık. Sonra da gölgesine oturup, ‘Kim yaptı bunu bize?’ diye birbirimize sorduk. İşin acı tarafı şu: Cevabı biliyoruz. Aynaya bakmaya pek işimize gelmiyor.

Toplum dediğimiz şey, kapının önüne bırakılmış sahipsiz bir paket değil. İçinde hepimizin parmak izi var. Uyanığı alkışlayan da biziz, haksızlığa “Aman bana ne.” diyen de, işi düşünce eğilip iş bitince doğrulan da. Sonra bütün bunları üst üste koyup adına “toplumsal bozulma” diyoruz. Ne güzel! Yemeği hep birlikte pişiriyoruz, tencere yanınca aşçı arıyoruz.

Belki de asıl meselemiz şu: Yanlışı yapmaktan çok, yanlışa güzel bir isim bulmakta mahiriz. Hırsızlığa “uyanıklık”, menfaatçiliğe “işini bilmek”, suskunluğa “ağırbaşlılık”, korkaklığa “tedbir” diyoruz. Kelimeleri öyle güzel ütülüyoruz ki, kusur kırışıksız görünüyor.

Sonra da “Bu toplum nasıl bu hâle geldi?” diye şaşırıyoruz.

Nasıl geldiğini merak etmeyin; servis bizden. Malzeme bizden, tarif bizden, aşçı bizden. Sofraya oturunca da yemeği beğenmeyip garsona kızıyoruz. Üstelik garson da biziz.

Benden Söylemesi…