Dünya tanıyor, mahalleli hâlâ kimlik soruyor!
Şöhret uzağa giderken haset kapı dibinde bekliyor
Meyve veren ağaç taşlanır; hele yan bahçedeyse!
Şöhret uzakta alkışlanır, yakında hazmedilir.
Dünya yaptıklarını biliyor. Başarılarını sayıyor, ödüllerini sıralıyor, adını bir yerlere yazıyor. Hatta merak edip hangi okuldan çıktığını, kimlerle çalıştığını, hangi kürsüde konuştuğunu bile öğreniyor. Özgeçmişin maşallah küçük çaplı ansiklopedi. Fakat kapının önünden her gün geçen adam seni tanımıyorsa, mahalledeki bakkal “Bu bey kimdi?” diye hâlâ kaşını kaldırıyorsa, insanın aklına ister istemez şu geliyor: Şöhretin roket gibi uzaya çıkmış ama galiba mahalle durağını pas geçmiş.
Bizde “Mum dibine ışık vermez.” derler. Güzel sözdür. Yalnız mumun da bütün ışığını karşı dağa tutup sonra dibindeki karanlığa şaşırması biraz tuhaf kaçıyor. Dünyanın öbür ucundaki insana kendini anlatıp aynı apartmandakiyle iki kelime konuşamıyorsan, meseleyi hemen “Beni burada anlamıyorlar.” diye paketlemek fazla kolay. İnsan bazen kendine öyle güzel mazeretler üretir ki ambalajı yarışmaya girse tasarım ödülü alır.
“Kıymetimi yabancılar biliyor.” dersin. Bilir tabii. Yabancı seni internetten tanıyor, komşun asansörde. Biri başarılarını okuyor, öteki suratını görüyor. Biri biyografine bakıyor, öteki “Günaydın.” deyip demediğine. Biri ödülünü biliyor, öteki kapıyı yüzüne tutup tutmadığını. Hâliyle puanlama sistemi biraz farklı.
Zaten tanınmakla bilinmek aynı şey değil. Adını insanların bilmesi başarıdır; insanların seni insan olarak bilmesi başka marifettir. Uzakta yaptıkların görünür, yakında tavrın. Uzakta ödülün konuşulur, yakında selamın. Büyük salonlarda dakikalarca alkışlanıp apartman girişinde “Bu kimdi yahu?” dedirtiyorsan, ortada PR ajansının çözemeyeceği küçük bir teknik arıza olabilir. Çünkü insanın en sahici kartviziti çoğu zaman bastırdığı kart değil, arkasından söylenen iki cümledir.
İşin başka tarafı da var. İnsan bazen başarı büyüdükçe çevresiyle arasına görünmez bir turnike koyuyor. Eskiden kahvede oturduğu adamla artık “program yoğunluğu” yüzünden görüşemiyor, eski dostun telefonuna üç gün sonra dönüyor, sokakta yürürken bakışları hep uzaklarda dolaşıyor. Sonra da “Beni burada niye tanımıyorlar?” diye şaşırıyor. Ee güzel kardeşim, sen de kendini biraz müze eseri gibi camekâna koymuşsun. Millet görmek istiyor ama yaklaşınca güvenlik alarmı ötüyor.
Başarı insanı değiştirmek zorunda değildir ama insanın çevresini ve hareket alanını değiştirir. Yeni masalar, yeni çevreler, yeni kürsüler gelir. Bu son derece doğal. Mesele, yukarı çıkarken aşağıya bakmayı unutup unutmadığındır. Merdivenin son basamağına gelince ilk basamağı küçümsemeye başlarsan, yükseklik başarı olmaktan çıkar; irtifa sarhoşluğuna döner.
Buraya kadar tamam. Aynayı kişinin önüne koyduk. Sağına baktık, soluna baktık, burnunun biraz kalkıp kalkmadığını da kontrol ettik. Fakat terazinin öbür kefesini boş bırakmak da haksızlık olur. Çünkü kapının dibindeki insanın seni tanımamasında bütün suç her zaman sende değildir. Bazen problem senin uzağa gitmen değil, mahallenin bulunduğu yerden bir santim kıpırdamak istememesidir.
Yakındaki başarı, uzaktaki başarıdan daha zor hazmedilir. Çünkü uzaktaki adam hikâyedir, yakındaki adam kıyastır. Amerika’daki başarılı adamı alkışlamak kolaydır; çocukken aynı sokakta top oynadığın adamın senden birkaç adım öne geçtiğini kabul etmek biraz daha mide ister. Dün beraber çay içtiğin insan bugün başka yerlerde anılmaya başlayınca, bazı bünyelerde gururdan önce mide asidi salgılanabilir.
İşte o zaman acayip bir savunma sistemi devreye girer. Görmez. Duymaz. Bilmez. Ama maşallah ne yaptığını senden iyi takip eder. “Hiç ilgilenmiyorum.” derken hangi ödülü aldığını, kiminle görüştüğünü, nerede konuştuğunu, hatta fotoğrafta kimin yanında durduğunu bilir. İnsanın seni küçümsemek için gösterdiği gayret, seni tanımak için göstereceği gayreti geçtiyse, orada artık bilgisizlikten değil, başka bir uzmanlık alanından söz ediyoruz.
Yakındaki insanın bir başka huyu da seni eski hâlinle dondurmaktır. Sen yıllar içinde değişmiş, üretmiş, öğrenmiş, büyümüşsündür; onun zihninde hâlâ on beş yıl önce oturduğun sandalyede oturuyorsundur. “Aman canım, onu biz biliriz.” cümlesi tam burada çıkar ortaya. Bilirsiniz elbette. Fakat hangi sürümünü bildiğinizi bir kontrol etmekte yarar var. Adam kendini defalarca güncellemiş, sizin sistem hâlâ Windows 95.
Çünkü bazı çevrelerde başarı ortak gurur üretmez, ortak huzursuzluk üretir. “Bizim mahalleden çıktı.” demek yerine, “Kim büyüttü bunu bu kadar?” diye bakarlar. Başarının kendisinden çok görünürlüğü rahatsız eder. Sen başarılı olabilirsin; ona kimsenin itirazı yoktur. Yeter ki çok görünür olma, fazla konuşulma, sakın ola biraz da öne çıkma. Yani koşabilirsin ama bizim hizamızı geçme. Böyle bir atletizm dalı henüz olimpiyatlara alınmadı ama mahallelerde yıllardır müsabakası yapılıyor.
İşin içine küçük iktidarlar ve çıkarlar girince mesele daha da şenlenir. Senin yaptığın iş birilerinin alıştığı düzeni bozuyor, konforunu sarsıyor, çevresindeki üç kişilik saltanatına dokunuyorsa artık seni tanımaması şaşırtıcı değildir. Çünkü seni kabul ettiği anda kendi yerini de yeniden tarif etmek zorunda kalacaktır. Bazı insanlara göre en kolay çözüm budur: Başarıyı kabul etmek yerine başarılı olanı küçült. Ölçüyü değiştiremiyorsan cetveli kır.
Atalar “Meyve veren ağaç taşlanır.” demiş. Her taşlanan ağacın meyve verdiğini sanmak elbette saçmalık olur. Fakat bazen de ağaç gerçekten meyve veriyordur ve taşlayanların derdi kafalarına dal düşmesi değildir; meyvenin kendilerine ait olmamasıdır. Hatta mümkünse o meyve hiç olmasın isterler. Çünkü başkasının yetiştirdiği meyve, bazı insanlara kendi kurak bahçelerini hatırlatır.
Bir de mahallelerin meşhur “haddini bil” cetveli vardır. Gariptir, bu cetvel genellikle cetveli tutanın boyuna göre hazırlanır. Sen onun kadar yükselirsen sorun yoktur. Biraz geçersen “değişti” der. Biraz daha geçersen “kendini ne sanıyor?” başlar. İyice yükselirsen geçmiş olsun; artık sen başarılı değil, “haddini aşmış” birisin. Had dediğimiz şeyin bazen ahlakla değil, kıyasla ilgili olduğunu da böylece öğrenmiş oluruz.
Üstelik vurdumduymazlık yalnız kıskançlıktan ibaret değildir. Bazı çevreler gerçekten kendi içlerinden çıkan değeri fark edecek kültürel meraka sahip değildir. Uzakta olanı değerli sanır, yanı başındakini sıradanlaştırır. Dünyaca tanınan sanatçının konserine bilet arar; aynı sokakta yaşayan iyi sanatçının sergisine “Bir ara gideriz.” der. Başka şehirdeki başarıya methiye dizer, kendi şehrindeki insan için “Bizim çocuk işte.” deyip geçer. Yani mesafe arttıkça değer büyüyorsa, ortada başarı ölçen bir terazi değil, biraz bozuk bir kilometre sayacı vardır.
Bu yalnız kişiler için de geçerli değildir. Şehirlerin, kurumların ve toplumların da kendi insanına karşı bir kör noktası olabilir. Dışarıdan geleni baş tacı edip içeriden çıkanı yıllarca bekleme salonunda tutarlar. Yabancı biri aynı sözü söylediğinde “Ne kadar vizyoner!” denir; mahallenin çocuğu söyleyince “He he, biliyoruz seni.” diye çay karıştırılır. Sonra o insan başka yerde kabul gördüğünde de büyük bir gururla “Zaten bizim buralı.” denir. Başarının hasadı çıkınca tarlaya ortak çok olur.
Dolayısıyla şu “çekemiyorlar” meselesini de tek kalemde çöpe atmamak gerek. Evet, insan her eleştiriyi kıskançlık diye paketlememeli. Seni eleştiren herkes haset değildir. Bazen gerçekten çekilecek gibi değilsindir; bunu da kabul edeceğiz. Aynaya yalnız saç düzeltmek için bakılmaz. Ama aynı hakkı mahalleye de tanıyacağız. Çünkü bazı mahalleler yıllarca aynayı sadece başkalarına tutup kendilerine hiç çevirmemiş olabilir.
Belki de asıl mesele dünyanın seni ne kadar tanıdığı değil, senin yakınındaki dünyayla nasıl bir ilişki kurduğun ve o dünyanın seni görmeye ne kadar niyetli olduğudur. Sen yakınına dokunmamış olabilirsin. Doğru. Fakat yakınındaki de elini uzatmamış olabilir. Sen kendini fazla büyütmüş olabilirsin; ama mahalle de seni küçültmek için yıllarca özel mesai yapmış olabilir. İnsan ilişkileri mahkeme tutanağı değildir; “Suçlu yüzde 73 budur.” diye karar çıkmıyor.
Bir insanın kendi çevresinde yeterince değer görmemesini hemen onun karakter hanesine eksi yazmak da kolaycılıktır. Çünkü kimi zaman yakındaki seni tanımadığı için değil, fazla iyi tanıdığı için rahatsız olur. Nereden başladığını bilir, nereye vardığını görür. Senin hikâyen ona yalnız seni değil, kendisinin yıllardır yerinde saydığı noktayı da gösterir. İnsan bazen başkasının yükselişinden değil, o yükselişin kendisine tuttuğu aynadan rahatsız olur.
Daha da kötüsü, bazı çevrelerde başarıya destek vermek yerine başarının ayağından hafifçe çekmek gelenek hâline gelir. “Bizden biri yükselsin.” denir; biri yükselmeye başlayınca paçasına yapışılır. “Gençler ilerlesin.” denir; genç ilerleyince “Daha çok genç.” denir. “Yeni fikir lazım.” denir; yeni fikir gelince “Biz bunu yıllardır böyle yapıyoruz.” cevabı verilir. Yani kapı açık görünür ama eşikte görünmez bir görevli bekler: “Buyurun… ama fazla ileri gitmeyin.”
İşte tam burada suç terazisini yeniden kurmak gerekiyor. Dünya seni tanıyor, mahalle tanımıyorsa önce kendine sor: “Ben buraya ne kadar dokundum?” Selam verdin mi? Paylaştın mı? Kendini ulaşılmaz mı yaptın? Başarıyı karakterinin önüne mi koydun? Bunları sormadan “Beni çekemiyorlar.” diye dolaşmak egonun bedava spa hizmetidir.
Ama sonra sandalyeyi karşı tarafa çevir ve mahalleye de sor: “Sen ne yaptın?” İçinden çıkan insanı gördün mü? Destekledin mi? Yoksa önce küçümsedin, sonra görmezden geldin, başka şehir alkışlayınca da “Biz zaten biliyorduk.” mu dedin? Başarıyı sahiplenmek için sonucunu mu bekledin? Kendi insanının değerini anlamak için illa başkasının ona fiyat etiketi takmasını mı bekledin?
Çünkü bazen mum gerçekten dibine ışık vermez.
Ama bazen de mum gayet güzel yanıyordur; dibindekiler gözlerini kapatmıştır.
Ve insan yıllarca “Acaba ışığım mı yetersiz?” diye kendini sorguladıktan sonra bir gün fark eder ki mesele ampulde, mumda, elektrikte filan değildir. Mahalle perdeleri çekmiş, gözlüğünü çıkarmış, bir de üstüne “Buralar niye karanlık?” diye söylenmektedir.
O yüzden dünya seni tanıyor, mahalle hâlâ kimlik soruyorsa kimliği hemen cebinden çıkarma.
Önce bir dön, mahalleye sor: “Pardon… Siz kimsiniz?”
Çünkü bazen kendini dünyaya ispatlamış insanın yeniden kimlik göstermesine gerek yoktur.
Belki de bu defa kimlik gösterecek olan mahalledir.
Benden Söylemesi…




Görüşünüzü yorum olarak belirtiniz!